Sunday, September 23, 2018

Marion adlı roman Çevirimde biraz daha ilerledim az da olsa. Bi bakın.

The Project Gutenberg’ün Marion, yazar Winnifred Eaton
EBook’u

Bu eKitap herhangi bir ücret ödemeden herkesin kullanımı içindir.
neredeyse hiçbir kısıtlama yok. Kopyalayabilir, verebilirsiniz ya da
Proje Gutenberg Lisansı kapsamında yeniden kullanım
bu e-Kitap da veya çevrimiçi olarak www.gutenberg.org/license



Başlık: Marion
       The Story of an Artist's Model

yazar: Winnifred Eaton

ressam: Henry Hutt

yayın tarihi: eylül 17, 2018 [EBook #57920]

orjinal dil: English

Character set encoding: UTF-8

*** PROJECT GUTENBERG EKİTAP’I “MARION” ’un BAŞLANGICI ***



 Mary Glenn Krause, Chuck Greif, amsibert ve
the Online Distributed Proofreading Team tarafından hazırlandı.
http://www.pgdp.net (bu dosya resimlerle cömertçe hazırlandı
 The Internet Archive/American
Libraries tarafından mümkün hale getirildi.








                                MARION

[çizim: Onun yanında diz çöktüm ve beni affetmesi için ona yalvardım.]




                                MARION,
BİR SANATÇININ MODELİNİN HİKAYESİ

                                  tarafından yapıldı:
                    Kendisi (hanımefendi) ve “ME” adlı eserin yazarı.
                           Çizimler /Çizer:
                              HENRY HUTT

                            [görsel]

                               NEW YORK
                         W. J. WATT & COMPANY
                              PUBLISHERS (yayınevi)


                          COPYRIGHT, 1916, BY
                         W. J. WATT & COMPANY (telif hakkı)


                               PRESS OF (.. yayını)
                           BRAUNWORTH & CO.
                       PRINTERS AND BOOKBINDERS
                            BROOKLYN, N. Y.




                                MARION

BİR SANATÇININ MODELİNİN HİKAYESİ




I (BİR)


“In dat familee (o ailede) dere are eleven cheeldren,(11 çocuk var) and more--they come! See dat (ve daha fazlası!geliyorlar görğyormusun?)
leetle one? (küçük olan mı?)She is très jolie! (o sadece üç yaşında Jolie!) Oui, très jolie, n’est-ce pas? ( ciddiyet ve dil yapısının dışında yer alan anti formal dil ve biraz fransızca türevleri yazılıyor buraya kadar.)
De father (baba)
ingiltere’den on yıl kadar önce geldi. He was joost young man (sadece genç bir adamdı o), mebbe ( belki)
twenty-seven or twenty-eight year ol’, (yirmi yedi veya yirmi sekiz yaşlarındaydı)
and he have one leetle foreign
wife (ve yabancı küçük bir hanımı var)and six leetle cheeldren. (ve altı küçük çocuğu)They were all so cold. They were not use
to dis climate of Canada. (hepsi çok üşümüştü/soğuktu ve kanada’nın bu iklimine alışkın değillerdi)Karım ve ben, we keep de leetle ’otel at
Hochelaga, (Hochelaga’daki oteli elde tuttuk) and my wife she take all dose leetle ones and she warm dem (ve eşim , o bütün küçükleri alır ve ısıtırdı)
before the beeg hall stove, and she make for dem the good French
pea-soup.”(büyük salonun sobası yanıbaşnda ve onlar için güzel fransız pea-soup yapardı)*peasoup :bezelye çorbası*

Annem beni köşedeki dükkana bazı şeyler almam için yollamıştı. (gıda satılan dükkan). Monsieur (mösyo/bay/bey)
Thebeau, dükkan sahibi,bakkalcı bir yabancı ile konuşuyordu. utandım ve
ailemiz hakkında bu şekilde konuşulmasından dolayı kendimi çok aşağılık hissetmiştim.
neden illa biz hep parmakla gösterilmek zorundaydık? hem de bu şekilde ve şüpheci ve delice garip hissetmek zorundaydık?
Korkunç, ailemizin büyüklüğü ve annemim milliyeti neden herkese bu köşe bakkal tarafından bildirilmeliydi?
I glared haughtily at Monsieur (Mösyo’ye kibirli/ mağrurca bir şekilde baktım)
Thebeau,ama o geveze olmaya devam etti., regardless of my discomfiture.(bundan rahatsız olmamı aldırmaksızın.)

“De eldest--a boy, monsieur--he was joost nine year old, ( en büyük olan ,bir erkek çöcuğu mösyö, - o sadece dokuz yaşındaydı.) and my wife she
call him, ‘(ve eşim ona şöyle sesleniyordu)Le petit père.’ His mother she send him out to walk wiz all (küçük baba. Annesi onu geri kalanlarla beraber yürümesi için dışarıya gönderirdi.)
hees leetle sisters, and she say to him: ‘Charles, you are one beeg boy,
almost one man, and you must take care you leetle sisters; so, when de
wind she blow too hard, you will walk you on de side of dat wind, and
put yourself between it and your sisters.’ ‘(onun küçük kız kardeşleri and o ona şöyle derdi: Charles,sen büyük bir oğlansın. hatta neredeyse bir adam. ve küçük kardeşlerine bakmalısın.yani rüzgar (dişi) çok sert üflediğinde , sen de o rüzgarın yanında yürüyeceksin. ve kendini onun ve kız kardeşlerinin arasına konumlandıracaksın.)
Yes, mama,’ il dit. (evet anna yapacağım.)
And we,
my wife and I, we look out de window, and me?(ve biz ben ve karım, biz pencereden dışarı bakarız. peki ya ben?
) I am laugh, and my wife,
she cry--she have lost her only bebby, monsieur--to see dat leetle boy
walk him in front of his leetle sisters, open hees coat, comme ça,
monsieur, and spread it wiz hees hands, to make one shield to keep de
wind from his sisters.”
(gülüyorum, ve eşim de , ağlıyor o, çünkü tek bebeğini de kaybetti, mösyö , o küçük çocuğu öbür küçük kız kardeşlerinin yanında yürürken görmek , adam ceketini açar, comme ça (bunun gibi) mösyo, ve elleriyle yayar, rüzgara karşı kız kardeşlerini korumak için bir kalkan oluşturabilmek için.)

Mösyo Thebeau’nun konuşuyor olduğu adama hitaben, arkasını döndü. Ve beni merakla ilgilendiriyordu. yüzü kızarmış ve öfkeliydi ,zorlayıcı ilgi çekici bakışının altında. Ardından gülümsedi , ve başını sallayarak şöyle dedi:

“Haklısınız. Bu bayan gerçekten güzel , gerçekten akılda kalacak kadar hoş!”

Ben geri kalan herşeyi unutuverdim. Küçük hafif kafam ve kalbim dönerken , eşyalarımı topladım /paketlerimi ve dükkandan dışarıya attım kendimi hışımla.Bu bana güzel denilişinin ilk örneğiydi ve o zaman daha sadece yirmi yaşındaydım.Kendimi coşkulu ve hoş hissettim.

eve vardığımda, Bakkaldan aldıklarımı yani gıdaları mutfakta bir masaya yatırdım.
ve odama koştum.
 Sandalyenin üzerinde durur vaziyette, Yüzümü görebildim,
çok yüksekte olan ve çizik, eski şifoniyer oval aynada.
Ben, uzun ve hevesli bir bakışla baktım, o surata. Genellikle Mösyo Thebeau’yu şöyle derken duyardım; “très jolie,” ve bu fransızca olan sözlerin anlamını şimdi biliyorum; “.Çok güzel akılda kalan bir güzellik!” Dükkandaki ingilize söylediği gibi. (veya ingilizin dediği gibi).

Ben o zamanlarda güzel miydim? elbette oraya yansıyan yüz çok şişko ve kırmızıydı. amanın! yanaklarım resmen elma kadar kırmızıydı. rahatsızlık verici yağları ellerimle ittim. ve gözlerimi iyicene açtım ve göz kırptım onlarla kendime aynada./camda.
Aah! sadece saçım altın rengi olsaydı! Büküldüm ve etrafımda döndüm.
 Ve kendi yüzüme garip komik surat şekilleri yaptım.

Aniden harika bir fikirle heyecanlandım.--o an için önceki hırsımı yönlendirdi o, hırsım bir gün bir sanatçı olmaktı, aynı babam gibi. Bir aktirist olmak isterdim eğer güzel olsaydım, fakat o ingiliz beyefendi ve fransız bey demediler mi güzel olduğumu, yani neden ünlü olmayayım ki?

Annemin odasına kaydım , uzun bir etek buldum, ve üzerime giydim; ayrıca bir tüy de buldum ki onu da saçıma taktım. Ardından, farkedilmekten korkarak, dışarı koştum parmakucunda , ahıra doğru. Orada, yukarı aşağı yürürken, şiirler okudum. Arada duruyordum , özenle eğilmek için , o ilgili seyirciye.
, öyle ki, zihnimde,hayalimde, beni alkışlıyordu , neşemi yerine getiriyordu, delice , vahşi bir alkışla, annemin tiz sesinin beni çağırdığını duyduğum zaman:

“Marion! Marion! bu kız nereye kayboldu böyle?”

“geliyorum/yor, anne/mama.”

Aceleyle kendimi etekten ve tüyden arındırdım ve, ahırdan acelece hızla çıktım eve gitmek için. Burada, annem en son bebeğimizi benim üzerime itti/yıktı/bıraktı. ve şununla ,yönergeler , onu sessiz tutmak , o akşam yemeği yerken.
O bebeği ellerime aldım , fakat ben hala o neşeli, rüyalar alemindeydim. Ve elimde bir fransız romanı tuttum , öyle ki ben ondan, kardeşim Charles’dan ,onun odasından arakladım. Bu sıralarda Charles yirmi yaşındaydı, ve evlenme niyetiyle bir kızla nişanlandı ki bizim pek beğenmediğimiz bir kızdı.

Okumaya gayret ettim , fakat o bebek bir dakika bile kıpırdamadan duramazdı. He
wriggled about in my lap and reached a grimy hand after my book.
Irritated and impatient, I shook him, jumped him up and down, and then,
as he still persisted, I pinched him upon the leg. He simply yelled.
Mama’s voice screamed at me above the baby’s:

“If you can’t take better care of that baby, and keep him quiet, you
shall not be allowed to paint with your father this afternoon, but
shall sit right here and sew,” a punishment that made me put down the
book, and amuse the baby by letting him pull my hair, which seemed to
make him supremely happy, to judge from his chuckles and shouts of
delight.

After dinner, which we had at noon, I received the cherished permission,
and ran along to papa’s room. Dear papa, whose gentle, sensitive hands
are now at rest! I can see him sitting at his easel, with his blue eyes
fixed absently upon the canvas before him. Papa, with the heart and soul
of a great artist, “painting, painting,” as he would say, with a grim
smile, “pot-boilers to feed my hungry children.”

I pulled out my paints and table, and began to work. From time to time I
spoke to papa.

“Say, papa, what do I use for these pink roses?”

“Try rose madder, white and emerald green--a little naples yellow,”
answered papa patiently.

“Papa, what shall I use for the leaves?”

“Oh, try making your greens with blues and yellows.”

From time to time I bothered him. By and by, I tired of the work, and
getting up with a clatter, I went over and watched him. He was painting
cool green waves dashing over jagged rocks, from a little sketch he had
taken down at Lachine last summer.

“Tell me, papa,” I said after a moment, “if I keep on learning, do you
think I will ever be able to earn my living as an artist?”

“Who? What--you? Oh!” Absently papa blew the smoke about his head, gazed
at me, but did not seem to see me. He seemed to be talking rather to
himself, not bitterly, but just sadly:

“Better be a dressmaker or a plumber or a butcher or a policeman. There
is no money in art!”




II


Next to our garden, separated only by a wooden fence, through which we
children used to peep, was the opulent and well-kept garden of Monsieur
Prefontaine, who was a very important man, once Mayor of Hochelaga, the
French quarter of Montreal, in which we lived. Madame Prefontaine,
moreover, was an object of unfailing interest and absorbing wonder to us
children. She was an enormously fat woman, and had once taken a trip to
New York City, to look for a wayward sister. There she had been offered
a job as a fat woman for a big circus. Madame Prefontaine used to say to
the neighbors, who always listened to her with great respect:

“Mon dieu! That New York--it is one beeg hell! Never do I feel so hot as
in dat terrible city! I feel de grease it run all out of me! Mebbe, eef
I stay at dat New York, I may be one beeg meelionaire--oui! But, non!
Me? I prefer my leetle home, so cool and quiet in Hochelaga than be
meelionaire in dat New York, dat is like purgatory.”

We had an old straggly garden. Everything about it looked “seedy” and
uncared for and wild, for we could not afford a gardener. My sisters and
I found small consolation in papa’s stout assertion that it looked
picturesque, with its gnarled old apple trees and shrubs in their
natural wild state. I was sensitive about that garden. It was awfully
poor-looking in comparison with our neighbors’ nicely kept places. It
was just like our family, I sometimes treacherously thought--unkempt and
wild and “heathenish.” A neighbor once called us that. I stuck out my
tongue at her when she said it. Being just next to the fine garden of
Monsieur Prefontaine, it appeared the more ragged and beggarly, that
garden of ours.

No comments:

Post a Comment

İletişim Formu

Name

Email *

Message *


Get paid to share your links!