Wednesday, December 12, 2018

Dağınık Ruhlar - hikaye (Yunus Emre Vurgun)

Image result for smoking sad dark, Anlaması güç bir durumun içerisinde olmak herkes için zordur. Bir yolun sonunu görememek , bir amaca ulaşma derdinin olmaması oldukça zor bir durumdur. Bunu yaşayan insanlara kulak vermek bazen sizin için faydalı olabilir. O da benzer bir hal yaşıyordu. Onunki aslında biraz da bulanık suya bakmak gibiydi. Ne kendi yansımasını, ne de suyun altındakileri göremiyordu o da. Sanırım bir insan hem suyu hem de kendi yansımasını göremiyorsa bu oldukça karamsar bir durumdur. Onun için de elbette. O , bunalımın getirdiği göğüs daralmasını, baktığı çamurlu su içerisindeki plastik saksıda, bir başka biçimde görüyordu. Bir çiçeği fazla sularsanız, toprak suyu size geri iade eder. O da bunun bilincinde biri olarak, düzenli bir şekilde gün içerisinde aynı çiçeğin bulunduğu saksıya aynı miktarda su ekliyor ve taşacak olmasını bile bile bu alışkanlığını sürdürüyordu. O saksının içerisinde ne mi vardı? Bitki elbette. Bir bitki vardı. O bitki bunca suya rağmen hala durabiliyordu ayakta. Köklerinin bile kabul etmediği kadar fazla su. Bu, bizzat onun dudaklarının arasından süzülen bir bakış açısıydı. Her şeyin farkındaydı o. Peki bunca zamandır aynı çiçek, aynı saksı ve aynı miktar suyu neden ısrarla usanmadan , bıkmadan rutine bağlamıştı? Bilinmiyordu. Belki de geçmişten gelen bir alışkanlık, kendini ifade etmenin bir başka şekliydi. Bir canlıya yapılan zulüm olarak görmüyordu bunu. Bu başka bir olguydu ona göre. Böyle olması gerekiyordu ona göre. Çünkü bu döngü onu ayakta tutabiliyordu. Evet, soğuktan korunacak bir sığınak , bir ev veya bir yiyecek , tuvalet bulmak o denli öneme sahip değildi onun gözünde ve bu konuda aklına takılan bir şüphe veya bir tedirginlik, onun yüzünde bulunamayacak türden bir şeydi. Onun yüzü daha çok ifadesizdi, fakat bu ifadesizlik bir hüzünü dışa vurmak değildi ona göre. Bu ifadesiz surat onun kendine edindiği bir kalkandı. Bu kalkan kendisi dışındaki insanlara karşı bir savunma aracı değildi sadece. Bizzat kendi iç dünyasına karşı tuttuğu bir "girilmez" tabelasydı bu ifadesiz bakışlar. Eğer öfke, hüzün,sevinç onun yüzüne yansırsa, bunu benliği fark edecek ve onu cezalandıracaktı. Güçsüz olmak önemli değil! derdi. Bunun sebebi ise o, güçsüzlüğü tercih edebilecek kadar cesur yürekli bir insandı. Güçlü olmak değil, güçlü görünmek! Hangisi? İkisi de değil derdi o. Neden mi? Kendini ve etrafını bir yanılgı önderliğinde kandırdığın sürece güçlüsündür derdi. Çünkü o, güçlü olmanın gerçek ve inanılası bir durum olmadığını biliyordu. Güçsüz sıfatı ne kadar da hoştu! Ne kadar hüzünlü ve güzel! Bir okyanus incisi gibi, Arabistan'ın Kabe'sinin siyah ve parlak hacerül esved taşı gibi parlak! Beyaz da güzeldir derdi. Fakat beyaz, kendisini hiç uğruna satmış bir semboldü. Siyah ise ne olursa olsun onun kalbinde bir sonsuzluğu temsil ediyordu. Sonsuz koridorları. Beyaz sadece hiçti. Bunu sevemiyordu bir türlü. Yokluk! Ancak siyah, parlaklığı bütün kirleri ve temizlikleri barındıran bir siyah! O saksıyı sulamayı bir gün elbet bırakactı. Ya sevgili çiçeği solacaktı fazla sudan, ya da kendisim solacaktı fazla dumandan. Kurursun, içme şu zıkkımı! Hayır ben kurumuş bir yaprak gibi özgürce süzüleceğim! Hayır! Bırakın beni! Bu sözler onun hem ilk sözleri hem de son sözleri sayılırdı. İlk gerçek sözleri, son gerçek sözleri. Bu sözünden sonra ağzından gerçek bir cümle dışarıya çıkmadı ve yankılanmadı o derin ve sonsuz mabedin duvarlarında. Bir mekanı milyonlarca kişinin ziyaret etmesi o mekanı yıldırmaz! O mekan hep sağlam durabilirdi. O saksıya bir şey olmayacak! O da benim gibi yalnız kalacak! Ancak o çiçek yok olmaya, o beslendiği toprağın suyunda ve kurusunda karışacaktı. Peki ya sonra? O saksıya su doldurmaya devam mı edecekti o? Olabilir. Ne uğruna diye sormayacak mıydı yaşlı adam ona? Hayır. O çiçek ölürse, muhakkak ki o yaşlı beyefendi de bu dünyadaki işini bitirmiş olacaktı. O çiçek daha kısa yaşayacaktı belki de. Ancak o denli yaşı geçmiş biri daha büyük bir yük altında değil midir? Olabilir derdi. Herşey olabilir.....

Belki bir gün bir şiir yazardı. Belki sadece belki. O şiiri ne yapacaktı? Bunun kendine soruyordu o zamanlar. Hem de her sabah soruyordu gözleri yarı kapalı bir şekilde. O şiiri yaşlı adama hediye edecekti. O şiiri ona ithaf edecekti. Mezarına bırakacak, yağmurun kağıt parçasını , mermere bir zarar gelmeksizin, kağıda düşman bir şekilde eritip, o kağıdı sindireceğini biliyordu. Bir şiir , yaşlı bir adama adadığı bir şiir nasılda o adamcağızın ölmüş dünyevi bedeni gibi yavaşça eriyecek ve karışacaktı toprağa ve suya... Ne kadar da manidar bir davranış değil mi? Bu şiir ne üzerine olmalı diye sormuştu kendi kendine. Ne? Kim? Neden? Hayır. Cevabı olmayan sorular sorarak kendi hissiyatlarını ve sadakatini imha etmeyecekti o. O bunu yapamazdı. O kadar güçlü değildi. Nefret ettiği "güç" ona baş belası olmamıştı ki bu sefer olsundu. Yaşlı adamın  öleceği aşikardı ve onun şiir yazacağı da aşikardı. Bu şiiri ne zaman yazdığı önemli değildi. Sadece o mezara bırakabileceği bir şiir olacaktı ve tek bir şiir, kısa ve öz. Her kelimesinin derin koridorlar açacağı kadar kısa ve öz olmalıydı ve sadece görmek isteyenin görebileceği bir şiir olacaktı bu.

Yaşlı adam, saksıdaki çiçeğin kökünün kuruduğu günde öldü. O kalktığında ilk önce çiçeğin ortadan kaybolmasını gördü ve ardından yaşlı adamın ölüsünü gördü. Mürekkebini sulandırdı ve şu satırları kaleme aldı;

"Dağılmış bir saksı gibi dağılmış bir ruh,
 Dağınık bir kafa gibi dağınık bir hayat,
 Darmadağın bir evren ve darmadağın bir yol,
 Kaçak bir yolcu ve görmezden gelen bir kaptan!"

Kağıdın geri kalanını yırttı. Buruşuk bir kağıdın üzerine yazılmış bir buruşuk hüzünlü şiir. Mezar belirlendiğinde, yaşlı adam gömüldüğünde onu üzerine bıraktı. Yağmur başlayana kadar bekledi ve selam verdikten sonra sessizce ayrıldı. "o".

-Yunus Emre Vurgun




No comments:

Post a Comment

İletişim Formu

Name

Email *

Message *


Get paid to share your links!