GECE (BÜTÜN KİTAP) YAZAR: YUNUS EMRE VURGUN. "BÜTÜN HAKLARI SAKLIDIR. ÇOĞALTMAK YASAKTIR."

GECE BLOG YAZILARI NUNAVU YUNUS EMRE VURGUN 2020’de yazılmıştır. Bir süre geçtikten sonra, Bir yıldız kaydıktan sonra, İnsanlar ayrı yolları seçtiklerinde, Her şey ait olduğu yeri bulduğunda… Gecenin karanlığı sarıyor ruhumu! Neden öyle diyorsun yaşlı adam? Benim gördüklerime tanık olsaydın şayet, Korkmamak elde mi ölümden! Rahatsızlandı ansızın bir gece! Kimsesi yoktu! Nereden geliyordu bunca hüzün? Neden Allah’ım diye haykırdı göklere. Sordum ona sessizce, Kimseler yok mu diye bağırdı. Ben buradayım ya be adam. Hayır sen aslında bir düşten ibaretsin genç çocuk! Nehrin akıntısını takip ediyorum, Beni nereye sürükleyecek merak ediyorum, Kimselere haber veremem, Beni götüreceği yeri bilemiyorum. Balıkçıya sordum nereye gider bu akıntı? Gülümsedi bana belli belirsiz. Anladım ki o da bilmiyor, İkimiz de gidiyoruz kaderimize. Rahat bir uykudur asıl olan, Nereden çıkarttın bu söylemi? Unutuyorum gerçekliği her uyuduğumda, Belki de unutmak daha çok acıtır canını. Hayır! Ben uyumak istiyorum! Hayır, sen kaçmak istiyorsun. En iyisi birk kova dolusu soğuk su, Belki uyanırsın o zaman. Kaçın! Bir canavar! Nereden duydun neyin nesidir bu? Gerçek bir canavar! Gazete dışında bir yerde göremiyorum ama? Kuşların
Güzel sesleri büyüledi beni, Ne de masum görüyor musun? Duyabiliyor musun beni? Kuşlar ne kadar da masum! Kaçacak yerin kalmadı! Peki ya onurum ne olacak? Satacaksın herkes gibi! Ancak yüzü olmayanlar galip gelir bataklıkta! Nereden biliyorsun admı? Sen söylemedin mi? Ben sadece söylemem gerekeni söyledim! Hayır sen bana gerçek adını da söyledin. Ne olacakmış adımı biliyorsan? Artık senin hakkında her şeyi biliyorum! Sadece bir isim, ne kadar önemli olabilir ki? Sadece bi insanım ne değerim var demek gibi! Amma abarttın, herkes birbirine adını söyler. Hayır seninki farklı. Sen bütün içtenliğinle söyledin adını bana. Artık ne biliyorsan ben de biliyorum! Ruh emiciler peşinizde, Kaçın! Yoksa hayatınız tehlikede. Söylemedim mi yoksa? Onlardan kaçamazsın ki! Ne çok trenle yolculuk yaptın, Öylesine çok şeyler gördün tanıdın, Ne de alçak gönüllü davrandın, Her önüne gelen vurcu yüzüne… Gecelerin arasında yolculuk yapan bir adam, Gündüzden kaçıyor baykuş misali, O denli korkuyor ki ışıktani Günahları gün yüzüne çıkacak diye. Yapma! Kendine kıyma böyle! Hayır, kaybettim ben ne varım ve yokum artık! Kendine böylesine zalimce davranma! Ben kendimden başkasına zulmedemem! Kıyma o eski resimlerine! Odun ateşinde yanıyorlar o resimler. Kıyma diyorum sana kaç sefer. Hayır kaptan çoktan kıydım bile! Dalgalı bir deniz, kum fırtınasında bir çöl, Kaptan alabora oluyoruz! Ha-ha! Güller gibi pembe, Hayat gibi acı, Bir tekerleme kadar masum, Bir katil kadar acımasız. Rahatı kaçan insanlar, Koşturuyorlar ışıklı vitrinlere, Ruhunu kaybeden zavallılar, Bir şeyler karalıyorlar kendilerince! Yapma, etme gülüm, Daha ne çok vakit var önünde, Dinlemediler kimsecikleri, Açıldılar balık tutmak umudu ile. Roman karakterine öfkelendi, Ateşe verdi koskoca kütüphaneyi. Kütüphane görevlisi panikle koşturdu, Ama kahkahalar attı çılgın adam. Ruhum hastalandı dedi adamcağız, İlacım nerede diye sayıklandı. Doktor yaklaştı usulca, Para yoksa ilaç da yok! Gemici yelkenlerini açtı ve soğuk rüzgara karşı dindik başını tutu. Gemideki tayfa sordular, Nereye gidiyoruz kaptan? Kaptan gülde ve tayfa da güldü. Belki de bilmemek en iyisi sevgili yoldaşlarım! Belki de nereye gideceğini bilmeyenler nihayetinde bulurlar kaybolmuş adayı! Ne de gariptir böylesine bir yolculuk! Kaptan, bizleri de yanına alıyorsun, neden? Kaptanların tayfası onların kalbi gibidir yoldaşlarım, Eğer tayfa yoksa, kaptan da yoktur! Rahatsız oldum dediklerinden, Bağışla beni yaptıklarımdan, Belki kavuşursun istediğin yaşama, Ben ise sürüneceğim öğrenene dek! Denizcinin tembeli olmaz! Tembellik karadakilere özgüdür! Sen ve oradaki sen! Geliyorsunuz hemen yanı başıma! Kaptan ne oldu bu ne öfke? Öfke üstündür cahillerin palavralarına! Pianonun başındaki leydi, Ne kadar hoşsunuz hanımefendi, Ben de bir hizmetçi arıyordum kendime, Hem de elinden kültür saçılıyor bunun! Ey beyefendi! Ne de aşağılıksınız, Ben sanatı sanat için yaparım yalnız, Kendi hizmetini bir leydiye gördürme, Sen ki bi lord, sen ki bir adam, Neden kaçıyorsun kendinden? Bir sanatçının çığlıkları duyuluyor avlularda, Cebinden sarkan kurmalı saat, Tik-tak-tik-tak Sokaklar bomboş görünüyor sen olmadıkça, Ne de büyüleyici bir güzellik seninki, Sanki esnaf ağlıyor evlerinde, Ne de Güzel bir yüzün var senin. Aman dikkat, korumalısın kendini, Sana sahip çıkacak biri olmazsa ne olacak? Sen sahip çıkacaksın kendi benliğine! Kimseye aldanma ki yolun kararmasın,  Kendi gücünü keşfettiğin sürece, Kimse duramayacak önünde. Kendini sermedikçe yerlere, Kimse çiğneyemeyecek Güzel kalbini! Sensiz de olur neşeli bir hayat, Sensiz de olur sonsuz mutluluk. Sen ki sıradan bir insansın aramızda, Ne oldu da karar kıldın üstünlüğüne? Dün gibi hatırlıyorum doğduğun anı, Yıllar geçti aradan… Sen değil miydin şeker için kavga çıkaran, Sen ki ağlardın koridor köşelerinde… Bir kitap kovaladı onu, Ayakları ve kolları vardı. O kadar hızlı koştu ki peşinden, İstemese de kabullendi içinde yazılanları. Kamçılandıkça haykırdı, Farklı bir görüştü onunki. Dövüldükçe ağladı, Adıya dayanıklıydı aslında. Peki, sen ve o! Ben ki alışmışım yalnızlığa. Mutlu Mesut olun birlikte, Ben ki gülerim yalnızlığa. Bir kaç adım bile sürmedi yolculuğu, Her bir adını açtı başına bir bela. Ne zaman kunduracıya uğrasa, Muhakkak paramparça giderdi ayakları. Sen ki söyledin söylemen gerekeni, Artık korkmalısın etrafından. Sen ki söyledin söylemen gerekeni, Bırak korkutsunlar seni. Nasıl da anlayıverdi denilenleri, Sanırsın ki bir yetenek. Nasıl olsa kaybedecek gücünü, Akbabalar sabırla beker. Belki de intikam alacaklar ondan, Evet belki de sarkıtacaklar bacaklarından. Kuleler ve uçurumlar onu bekliyor karanlıkta, Onun canına kıyacak bu vahşi canavarlar! Savaşın ortasında kalmış bir adam gibidir yalnız kişi, O denli içinde yaşıyordur ki bakamaz pencereden. Gece onun için tek aydınlıktır, O gecedir ki her şeyi siyaha boyayan. Kaçtıkça gelecek, durdukça seninle birlikte duracak, Sen ne zaman yüzleşirsen, işte o zaman senin olacak. Sen istediğini yapabilirsin, Ama unutma ki o biliyor her şeyi ve her yeri. Sen kaçmaya çalış, o seni kovalayacak, Sen ağladıkça gözyaşlarını silecek. Rahat bir koltuktan rahat bir yatağa kadar, Aradaki bir adımlık mesafe, O kadar zor ki aşması, Çıldırtma beni diyecek! Çıldıracak ne olursa olsun, onlar takip ediyor onu her zaman. Kaçma benden! Ben ki seni olduğun yere getirdim. Kaçma benden ve kendinden, Ben ki seni sıfırdan inşa ettim! Ne de çılgın birisin, korkusuz musun sen yoksa? Belki de görmek istemiyorsun, Kör numarası yapma bana! Rahatsızlık verdiğimiz için özür dilerim hanımefendi, Bir dahakine emin olun daha iyi olacağız, Hayır, hayır! Yalancı! Ben Kabul etmiyorum bunları! Aç kalacağız eğer kovulursak! Hayır hayır ben bilirim her şeyi! Yağan yağmurun altında ıslandılar, Göz yaşlarının yağmura karışmasını izlediler, Soğuk ve açlık, Korkmaları için bir sebep kalmamıştı. Haberin yok mu yollar kapandı, Haberin yok mu bulutlar toplandı. Haberin yok mu insanlar değişti, Haberin yok mu dünya hızlandı. Bahar aylarının gelmesiyle kötülük gün yüzüne çıktı, Bütün insanlar silahlarını kuşandı. Buharlı gemiler kapladı denizleri ve günler uzadı, Bütün canlılar mağaralardan çıktı. Dalları kırılmış bir ağacın kaybedeceği şey yoktur, Parası bitmiş bir kapitalistin kaybedecek bir şeyi yoktur. Dallar uzayabilir bir sonraki mevsimde, Para da geri gelebilir bir sonraki senede. Ter içinde boğulan bir adam hayal et, O kadar yorgun ki nefesi kesik kesik. Tuğlalar kambur etmiş onu, O kadar tükenmiş ki bakmıyor bile gençlerin yüzüne! Piyanosunun başında oturmuş ve çalıyor o melodiyi, Tekrar ve tekrar yankılanıyor büyük salonda. Koltuklarına oturmuş bir gurup zengin, Tekrar ve tekrar dinlemeyi reddediyor kutsal melodiyi. Coplarla saldırıyor polis insanlara, Sanma ki zalim adamlar hepsi. Anarşistin iyisi olur mu hiç? Sanma ki medya doğruyu söylüyor. Bir gün polisi yok edecekler topyekün, Bir gün sokakları kana bulayacaklar çok yakın, Bir gün kalmayacak sana yardım eden insan, Bir gün fark edeceksin o cesur polisin kıymetini. Bir zenciyi vurdular aman allahım! Ne yapmalı bundan sonra? Yakalım bütün medeniyeti! Haydi dostlar yok edelim bütün güzellikleri! Kör olmuşsun gerçeklere, Kör olmuşsun sinsi emellere, Göremiyorsun hepsi bir numara! Göremiyorsun hepsi bir proje! Haberlerde okuduğun bütün palavralar bir kenara, Kendine dönüp baksana parçaladığın o aynada. Nereden geliyor bütün bu öfken? Kendine saygın olsun en son nefesinde bile. Antik çağlardan kopup gelmiş bir ayna, Bakamıyorsun korkudan. Ne göreceğinden mi korkuyorsun? Yoksa atalarına ihanet etmiş olmaktan mı? Gecenin karanlığını benimse, Eninde sonunda senin olacak hepsi, Yıldızları söndüren ejderhalar, Gezegenleri ateşe veren onlar. İçine çektiğin her bir nefeste bulacaksın onu. İçine çektiğin o her nefes ızdırap verecek sana. Unutamayacaksın ona yaptıklarını, Senin peşinden hiç ayrılmayacak olan kişiyi. Okudukça açılıyor gözlerin, Korktuğunu görebiliyorum eski Dostum, Ne oldu sana böyle? Yoksa keçileri mi kaçırıyorsun? Sanma ki peşinden gelmeyecekler, Sanma ki seni rahat bırakacaklar, Hepsi peşinde ve artık kaçış yok! Yaptıklarının bedelini ay ışığında ödeyeceksin! Karanlığın içinde yürüyen o adamı hatırladın mı? İşte o adam seni istiyor! Ona söyledim defalarca ve defalarca, Bırak onun peşini dedim ona. Dinlemiyor! Seni istiyor! Ona ayı ve gezegenleri vermeyi bile teklif ettim, Anlamıyor! Biliyor! Her şeyi biliyor o! O ol dedi ve oldu. Bütün kainatı yarattı, Ama sen ol dediğinde olmuyor ve kızıyorsun ona, Farkında değil misin hala? Her istediğin olmayacak bu hayatta. Kaçma benden, kaçmamalısın! Senden kaçmayacaksam kimden kaçacağım söyle! Eğer benden kaçarsan her şey daha kötü olacak. Yalan söylemeyi bırak! Ben hızlı koşan biriyim. Yorucu bir sabah olmuş olmalı senin için, Ben de sana bir fincan çay getirdim. Çayı kendine sakla! Daha gün yeni başlıyor… Bir arkadaşı vardı yıllar öncesinden, İkisi ayrılmışlardı farklı yollara. Rast geldiler ansızın bir gün, Arkadaşına dedi; “sen kaybettin.” Arkadaşı döndü ve güldü, Buna anlam veremeden o da döndü, Dedi ki ona arkadaşı, Yazıklar olsun sana! Gül bahçesi, sazan avlayanların nehir kenarı, Saray bahçesi, protestocuların avlanma mekanı. Soluyor senin de kalbin, Direnme boşuna canım! Ne demiş eskiler? Senin de başına gelir! Little things, little words, Little kids, little headed big adults. Once a pilot, now a criminal, Once a rich man, now a criminal. Tren yaklaşıyor dostlarım dedi adam. Kaçın geliyorlar dedi öbür uçtan kadın. Kimler geliyor! Kimler? Diye bağırdı başka biri. Kimseyi ilgilendirmeyen insan gözlü yırtıcılar! Gelenle beraber uğurladı eskileri, Gidenden haber gelir uğruna yolladı bir kaç kuruşunu, Olamaz, olamaz diye düşündü haber alamayınca, Gidenler gelmez mi, gidenler gelmez mi?              Ne oluyor burada aman Tanrım! Sessizliğimi kim çaldı benden! Neler oluyor, neler oluyor? Sessizliğimi kim çaldı benden! Deniz feneri balıkları mı aydınlatıyor? Ne zamandan beri? Densizler masumları mı dövüyor? Ne zamandan beri? Çığlıkların duyulmuyor ama bağırıyorsun sen. Yardım eli gelmeyecek ama inanıyorsun sen. Harcadığın nefesine yazık ama inatçısın sen. Harcadığın günlere yazık aşağılıksın sen! Bir uğultu geliyor kulağıma. Arkamı dönüp bakıyorum karanlığa, Bir sessizlik çöküyor içimdeki seslere, Başımı eğip hıçkırıyorum ben. -Deli adamın içindekiler şiiri Kasabadan kasabaya, şehirden şehire. Dolandıkça kaçıyor kendi benliğinden. Karanlıktan, aydınlığa, sonra da boş bir şişeye, Baksa da bakmasa da bariz görünüyor gözlerimize. Yazık sana, çok yazık sana, Hiç mi bilemedi kimsecikler bunca sene? Üzülmesene boşu boşuna, Hiç sevilmiyorsun anlayamadın mı bunca sene? -Çıkarcı adama bir şiir. Yağmur yağmayacak, göller kuruyacak. Göz yaşların sel olsa bile balıklar güneşte kuruyacak. Ağaçlar hıçkıracak susuzluk içerisinde, Kıyamet yaklaştığı zaman kaçamayacaksınız sen ve o. Yapma, etme böyle şiir olmaz olsun, Nerede bunun kafiyesi, nerede bunun inceliği? Yapma etme dinlemeyeceğim, Nerede bunun ruhumu okşayan tatlı satırları? GECE BÖLÜM 1 Sabahın altısında yapılan bir telefon görüşmesi evin içerisinde huzursuzluk yarattı. Yakup ve Onur olan bitenden habersiz sesleri dinliyorlardı. Küçük kardeşlerinin kimle neden o saatte telefonla görüştüğünü bilmiyorlardı fakat bildikleri tek şey bunun Meryem'in sinirlerine dokunduğuydu. Yakup ve Onur bekar iki genç adam, küçük kardeşleri üniversite öğrencisi, Meryem ise ölen abilerinin eşiydi. Meryem'in onlarla beraber yaşaması ve onların üzerinde otorite kurması kendiliğinden gelişmiş bir olgu değildi. Meryem halihazırda zorluklarla mücadele eden bir kadın olmakla beraber onların bir çok ihtiyacını bizzat kendisi karşılıyor, uzun saatler düşük maaşlı işlerde çalışıyordu. Küçük kardeşleri ileride ne olacağına karar vermiş gibi görünen ve başarılı bir öğrenci olan Aykan'dı. Kiminle konuştuğunu kendisi ve Meryem hariç kimsenin bilmediği Aykan, köşesine çekilmiş görünüyordu. Meryem'in öfkesi ise hiç de azalmış değildi. Bellki de Aykan'ın görüştüğü şahıs Meryem'i de ilgilendiriyordu. Yakup ve Onur kısa bir süre sonra olayın sıcaklığının bitmesi üzerine dikkatlerini ve düşüncelerini başka yöne kaydırdılar. Satranç tahtasına gözünü dikti Onur. Yakup satrançtan hazzetmezdi lakin eğer yapacak başka bir iş yoksa tek eğlence aracı olan satranç gayet cazip görünüyordu. Yakup ile göz göze geldiklerinde onaylar gibi başını salladı Yakup ve bunun üzerine Onur ayağa kalkarak satrancı masaya getirdi. Oldukça ilginç bir tavır takınarak kaşlarını kaldırdı. Yakup bunu görmezden geldi. Onur’un sıradışı davranışları alışılagelmiş şeydi. Yakup, sessizce taşları dizmeye başladı. At, kale, vezir… Onur’un kafasından ne geçtiği bir muammaydı ancak dengesiz olduğu kesindi. Oyun uzun sürüyordu, neredeyse berabereydiler. Dört piyon, tek bir at, fillerin hepsi gitmiş, tek bir kale, vezir yok. Onur’un piyonlarından biri daha gitti. Artık dört piyona üç piyondu durum. Odaklanmışlardı. Öylesine oynamadıkları kafalarını masaya ne denli yaklaştırdıklarından anlaşılıyordu. Üst kattan rahatsız edici bir çığlık geldi. Bu Meryem’in sesiydi. İkisi de ayağa fırlayarak birbirlerine baktılar. Meryem yine sinir krizi mi geçiriyordu acaba? Aykan nerdeydi? Onur, Meryem’in yanına gitmek üzere ayağa kalktı ve Yakup’a orada kalması için eliyle işaret verdi. Üst kata çıktığında eşyaların köşeden köşeye uçuşmuş olduğunu gördü. Evet, gerçekten de iyi gitmeyen bir şeyler vardı. Meryem’i göremiyordu. Aykan ise oturmuş ağlıyordu. Sakin ve temkinli bir tavırla Aykan’ın yanına çömeldi. Meraklı gözlerle küçük kardeşine bakıyordu. Aykan yaşlı gözlerini silerek sözlerine şu şekilde başladı: “Az önce öfkeyle kendini banyoya kitledi. Telefonda avukatla görüşmemden rahatsız oldu. Hem de çok.” Bunun üzerine Onur, meraklı gözlerle “neden avukatla görüştün ki?” Diye sordu. Yanıt gecikmeden geldi: “Buradan gitmek için”. Onur oldukça şaşırmıştı. Daha önce kardeşinin azından buna benzer bir laf duymadığına emindi. Neden gitmek istesindi? Burada neleri eksikti? Belki de anne ve babalarının ölümünden sonra bu evde kalmak istemiyordu. Belki de ona eski hatıraları canlandırıyordu. Buna saygı duyabilirdi Onur fakat kendisi de uzaklardan gelen bir misafir değil, bizzat bütün yaşananların bir parçası idi ne de olsa. Neden bu çaresizlik onda değil de Aykan’da ortaya çıkıyordu? Kişilik meselesi, belki de tamamen bir ilahi adaletti bu. Aykan güzel günleri kendisine kıyasla daha çok olmuş biriydi ne de olsa değil mi? Bu düşünceler ne kadar sağlıklıydı bilinmez fakat Aykan’ın ne kadar iyi biri olduğunu biliyor ve ona herhangi bir kin duymuyordu nihayetinde. Meryem banyodan çıkmayacak mıydı? Meryem’i birinin kolundan tutup sakinleştirmesi olumlu telkinlerde bulunması gerekiyordu belli ki. Onur’un pek enerjisi, gücü kuvveti yoktu o sırada fakat aşağıda oturan Yakup bu görevi üstlenebilirdi. Alt kata indi, hem sessiz hem de aceleci adımlarla. Yakup hala satranç tahtasına bakıyordu. Gören onu deli zannederdi. Aslında sadece canı sıkılıyordu başka bir şey değil. Onur alçak bir ses tonuyla Yakup’u olan bitenden kısaca haberdar etti ve eğer Meryem’in yanına gidip onu sakinleştirirse ne kadar müteşekkir kalacağını belirtti. Yakup bunu kendisini olumlu yönde kanıtlamak için bir fırsat bilerek kendinden emin fakat kaygılı adımlarla merdivenleri çıkarak banyoya, Meryem’in yanına vardı. Meryem kapıyı kilitlemişti. Yakup ilk önce yumuşak bir tonla içeri gelip gelemeyeceğini sordu. Bir cevap gelmediğini görünce iki kere kapıyı tıklattı. Meryem’in nefes alıp veriş seslerini rahatlıkla duyabiliyordu Yakup. Tekrar seslendi. Cevap geç de olsa gelmişti, Meryem’in anahtarı çevirme sesini işitti. Kapı açıldığında karşısında yıkılmış, gözleri yaşlı ve sanki bir saat içerisinde on yıl yaşlanmış bir Meryem gördü. Bu Yakup’u tedirgin etmişti. Meryem ise kendini toparlamaya başlamış, sakinleşmiş gibi görünüyordu içten içe. Büyük bir fırtınanın ardından karaya vurmuş bir tekne gibi görünse de tekrar denize açılmaya hazır bir ifadesi vardı. Beraber alt kata indiler, Onur’u da masaya çağırarak konu üzerine konuştular. Saatler saatleri kovaladı. Bu konuşma her şeyi kurtaran büyük bir toplantı gibiydi. Hepsi konu üzerine hem düşünme, hem de konuyu anlama adına iyi bir fırsat edinmiş oldular bir bakıma. Aykan’ın sinirleri bozuk olabilirdi, yoğun bir çalışma içerisinde olması bir kenara, son yıllarda yaşadıkları acıların onu nasıl etkilediği konusunda pek bir fikri yoktu hiçbirinin de. Evet belki uzaktan bakıldığında sakin ve keyfi yerinde, hatta oldukça kendi halinde görünüyordu lakin bunun o kadar da doğru olmadığını anlamışlardı artık. Yakup ayağa kalkarak çay demlemeye koyuldu. Ne de olsa bir bardak çayın düzeltemeyeceği şey yoktu o topraklarda. Taze demlenmiş bir fincan çay gibisi var mıydı? Sahiden bunu inkar edebilecek bir tek kişi olabilir miydi bu koca dünyada? Meryem, saat ne denli geç olsa da akşam vardiyası için müsade isteyerek çıktı. Para kazanması gerekiyordu. Kuru temizlemenin yolunu tuttu. Yüzünü yıkamış olmasına rağmen hala yüzünde bir yorgunluk ifadesi vardı. Kuru temizlemecideki tek çalışan kendisi değildi ancak bu saatte vardiyası olan tek kişi oydu. Bu saatlerde kim gelirdi ki bir kuru temizlemeciye? Elbette pek kimse gelmezdi fakat işi geç biten, geç saatte eve dönen insanların ve ertesi gün çok erken saatte işe gidecek olduklarından bu işi yapmaya tek bu saatlerde vakit bulabilen insanların geldiği bilinirdi. Meryem yaklaşık dört saat pek ara vermeden çalıştı. Kuru temizlemeciden çıktığında gerçekten yorgundu. Tek istediği eve dönüp güzel bir uyku uyumak ve ertesi güne tekrardan kendini toparlamış ve günün bütün sıkıntı ve yorgunluğunu geride bırakmış olarak uyanmaktı. Öyle de oldu. Rahat ve huzurlu bir uykunun ardından kuş sesleri içerisinde uyandı Meryem. Aykan sakinleşmiş ve kendisinden özür dilemişti. Her şey yolundaydı artık. Yakup ve onur hergün olduğu gibi alt katta masada oturmuş sabah çaylarını içiyor ve telefonlarına bakıyorlardı. Akıllı telefonlar icat olduğundan beri dünya ne kadar da çok değişmişti. Kahvaltı için daha erkendi. Çay güzel bir başlangıç olmuştu. Meryem’in işe gitme vakti geldiği için, malum hayat şartları bunu gerektiriyordu, kendine hızlı bir atıştırmalık hazırladı ve yola koyuldu. Onur için hayatta pek bir sıkıntı yoktu. Yakup’un tek farkı hayıflanan biri olmasıydı, ancak o da pek bir huzursuzluk içerisinde değildi. Bu dörtlü insan gurubu bir aile sayılırdı. Birbirleriyle yaşıyorlar, birbirlerine dayanıyorlardı zor zamanlarda. İnsanlardan oluşan bir denizin içerisinde dört kişiydiler. Bütün zorluklar ve güzel zamanlar birlikte geçirildikten sonra endişelenmek için ne gerek vardı? Yakup ve Onur’un bir işlerinin olmayışı bir takım sıkıntılar yaratıyordu zaman zaman. Örneğin acil bir ihtiyaç olabiliyordu ve ellerinde kalan son para da evin faturaları için ayırdıkları yüzlük banknotlardı bazı zamanlarda. Onu da ödemeyeck olsalar gerçekten kendilerine fakir diyebilirlerdi. Evde tek bir kişinin iş sahibi olması, veya tek bir kişinin tam anlamıyla iş arıyor olması sıkıntılı bir durumdu elbet. Lakin, bundan daha büyük problemleri olmadığına şükrediyorlardı. Mesela aç değillerdi. Ayrıca ciddi bir sağlık problemleri de yoktu. Bunlar temel olarak onları ayakta tutabilirdi. Ancak, öyle olmadı. Aykan ansızın rahatsızlandı ve hastaneye kaldırdılar. Üniversitesinde çıkan bir protestoda iki grubu ayırmaya çalışırken kafasına sert bir darbe aldı. İri yapılı çocuklardan birinin havada savurduğu yumruk Aykan’a isabet edince yere yığılmıştı. İki gün boyunca her şey yolunda gibiydi, sadece hafif bir morluk vardı ve kendini iyi hissediyordu. Geçen gece aniden fenalaşması ve kusmaya başlmasıyla birlikte bütün aile panik olmuştu. Ambulans geldi, ilk müdahale yapıldı ve solunum cihazına bağlanarak en yakındaki hastanenin aciline kaldırıldı. Durumu uzun süre kritik seviyede kaldı. Yoğun bakımda geçirdiği bir kaç gecenin ardından normal bir odaya alındı. Tam bir tespit konulamamakla birlikte beyninde bir hasar olmasından şüphe ediliyordu. Taramadan geçmesini önerdi doktorlar. Masraflı olacaktı onlar için, özellikle de Meryem için, fakat gerekli olanı yerine getirmeleri gerekiyordu ve bunu yapacaklardı. Aykan’ın hayatının geri kalanını bu şekilde ataklar geçirerek yaşaması ihtimali vardı ve bunu elbette kimse istemiyordu ailede. İlk taramadan geçirildi, röntgende bir şey tespit edilemedi ama doktorların içi rahat değildi, bir problem olduğunu anlamışlardı geçen süre içerisinde. Aykan kendini daha iyi hissediyordu fakat geceleri ansızın gelen kusma ve baş dönmesi nöbetleri kritik seviyedeydi. Aykan’ın sağlık durumu iç açıcı değildi, Meryem’in iş durumu da öyle. Bir yolunu bulup bütün bu sıkıntıların içinden çıkacaklarına gönülden inanıyorlardı. Aradan geçen on günlük süreçte Aykan nispeten daha iyi duruma geldi. Yakup ve Onur ise maddi açıdan kaygılanan Meryem’e destek olmaya çalışıyor, ellerinden geldiğince sokakta bir iki parça yiyecek satarak bozuk para topluyorlardı. Yirmi paket çekirdeğin her birine elli kuruş eklediklerinde ellerine on lira kaar kalıyordu çoğu zaman. Bir keresinde fiyatla ilgili sıkıntı çıkartan bir kadına ücretsiz vermek durumunda bile kalmışlardı. Onunla zaman kaybederek daha fazla zarar edebileceklerini biliyorlardı malum. Aykan açısından günler yavaş geçiyordu. Doktorlar bir tanı koyamıyor, herkes endişeyle bekliyordu. Meryem sırf bu nedenle işinden oluyor, gerilim gittikçe tırmanıyordu. En son Aykan’ı hastanede bırakıp eve dönmeye karar verdiler. En doğrusu böyle olacaktı. Başka türlü hem Aykan’ın tedavisine ve hastanede geçirdiği gün masrafına para yetiştiremeyecek hem de temel ödemelerini gerçekleştiremeyeceklerdi. Aykan duruma nispeten bozulmuştu, çünkü bu durum ona daha on yaşlarındayken geçirdiği bir travmayı hatırlatıyordu. O yıllarda meşhur olan bir oyuncak vardı. Erkek çocuklarının sevdiği ve edindiklerinde diğerlerine hava attıkları bir oyuncak. İçinde bir tür çıngırak olan, dışı metalden bir asker oyuncağıydı bu. Salladığında tiz bir ses çıkartıyordu. Dış görünüşüyle de savaşta mücadele veren bir askeri andırıyordu. Bu oyuncağın hastası çocuklardan biri de elbette o yıllarda Aykan’dı. O zamanlar hayatta olan anne babası ona bunu alacak durumda değillerdi ve hiçbir zaman da alamadılar. Aykan da bunu kabullenememiş ve oyuncakçıya girdiği bir zamanda bu oyuncak askeri pantolonunun içine sıkıştırıp kaçmıştı. İlk başlarda bunu kimse fark etmemiş, okulda karizması zirve yapmıştı. Aradan geçen bir haftada olaylar ciddileşmiş, okul yönetimi kulaklarına kadar gelen çalıntı dedikodularından şüphelenmiş ve Aykan’ı müdür odasına çağırıp gerçeği anlatmaya zorlamışlardı. Her şey gün yüzüne çıkınca hem oyuncakçı parasını almış, hem Aykan ailesi tarafından uzun süre cezalandırılmış hem de bu onun zihninde korkunç bir anı olarak yer edinmişti. İşte bütün bu olanlar, hastanede oluşu, şansızlığı ve aldığı hasar ona bu eski defterleri açtırmıştı. Yalnızlık duygusu yine o küçüklüğündeki çaresiz kalışı, yalnız başına hareket etmek zorunda kalması gibi onu yaralamış gibiydi. Diğer yandan evde de durumlar pek parlak gitmiyordu, Meryem öfkeli ve yorgundu, Onur ve Yakup ise satabildikleri iki kuruşluk şeylerle ona destek olmaya çalışıyor ve günden güne sinirlerini yıpratıyorlardı. Düzgün bir plan program kuramamakla birlikte, Aykan’ı da korkunç bir şekilde daha az düşünmeye başlamışlardı. Bütün bunları Aykan’ın tedavisi için yaptıklarını unutmuş gibilerdi. Artık aradan geçen süre uzuyordu. Aykan’ın tedavisi o kadar yavaş ve dene-yanıl mantığıyla gidiyordu ki herkes zıvanadan çıkmıştı. Aradan kaç gün geçtiğini bile artık sayamıyorlardı. Yorgunluk, kaygı ve hepsinden önemlisi bu sağlık problemi hepsini çıldırtıyordu. Günlerden birinde ansızın bir karar alındı evin içinde. Onur ve Yakup evden ayrılacaklarını açıkladılar. Artık Meryem ve Aykan tek başlarına kalacaklardı, şayet Aykan iyileşebilirse. Meryem bunu duyduğunda çılgına döndü. Öfkelenmek istedi ama ona da başaramadı. Artık tek başına olacağını anlamıştı. Bunu kabullenmekte uzun süre güçlük çektiyse de bir süre sonra alıştı. Zaman her şeyin ilacıydı. Onur ve Yakup başka bir semte taşındılar. Bu yer oldukça uzak ve kalabalıktı. Meryem’e zaman zaman onu ziyaret edip ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacaklarına dair söz verdilerse de bunu hiçbir zaman yapamadılar. Kötü veya umursamaz olduklarından değildi bu, sadece onlar da oldukça fakir bir hayat sürüyorlardı. Peki neden ayrıldılar Meryem’den? Neden onu zor durumda bıraktılar? Kendilerinin de bir kuruş parası olmamasına rağmen neden borç alarak ayrı bir semte taşındılar? Aslında Meryem’den ayrılmalarının mantıklı bir sebebi yoktu. Etrafta olan bitenleri kaldıramamışlardı sadece. Meryem’i hiçbir zaman zor durumda bırakmak gibi bir niyetleri de olmamıştı. Aradan geçen bir yılın ardından herkes yeni hayatına alışmış gibiydi. Aykan’ın durumu hakkında bir bilgi edinememişti ne Onur ne de Yakup. Sormaya da utanıyorlardı doğrusu. Yakup araba tamircisinde, Onur da giyim mağazasında iş bulmuştu. Biri çırak öbürü de alt düzey elemandı. Ellerindeki paraları zar zor bir araya getiriyor ve evin masraflarını ödüyorlardı. İlginçtir ki fazla kavaga gürültü yaşanmıyordu. Maddi sıkıntıların nasıl da insanları birbirine düşürdüğünü bilirsiniz, lakin bu sefer gerçekten sağlam ve iradeli oldukları itiraf edilmeliydi. BÖLÜM 2 Her şey Onur’un çığlıklar atarak yataktan kalkmasıyla başladı. Çok korkmuşa benziyordu. Sanki bir yaratık onu amansızca kovalamış da canını zor kurtarabilmiş gibi bir hali vardı. Aslında ortada Onur’u koşturan bir yaratık da, canavar veya bir tehlike bile yoktu. Kabus görmüştü. Onu bu kadar ne etkilemiş olabilirdi acaba? Daha önce böyle bir şey yaşadığını hatırlamıyordu. Onur’u o güne dek etkileyen olaylar çoktu fakat bu kesinlikle kendine özel bir bulacaktı. Bütün bu gürültü elbette Yakup’u da uyandırmıştı. Yakup’un bütün bunlar karşısında tepkisi sessizlik olmuştu. Sanki her şey yolundaymışçasına. Bir sigara yaktı ve yatağına sırtını yaslamış iki büklüm duvara bakan Onur’un yanına çömeldi. Yakup’un meraklı sorularla onu sıkıştırmayışı Onur’u büyük oranda rahatlatmıştı. Yakup ki çoğu zaman dili durmazdı, şimdi sakin ve düşünceli biriydi. Senkronize bir şekilde bir müddet sonra yataklarına döndüler. Yatakları yan yanaydı. Yakup’u da Onur’u da uyku tutmadı. İkisi de tavana bakakalmışlardı. Yakup başını yana, Onur’un yattığı yöne çevirdi. Donuk bir ifade vardı yüzünde. Savaştan dönmüş bir asker gibiydi. “Onur.” –Efendin Yakup? “Sana da oluyor mu hiç?” Bunun ardında kısa bir sessizlik oldu. Yakup cevabını almış gibi sözüne devam etti: “Her gece yıldızlar şehir ışıklarına karışıp yok olduğunda, aklıma geliyor bu. Yalnızız Onur.” Kısa bir sessizlik oldu. -Yalnız mıyız? “Evet Onur, kesinlikle öyleyiz. Düşünsene bir, insanlar çoktan evlendi, para kazandı ve hayatlarını düzene soktu.” -Bu konu beni karanlığa sürüklüyor Yakup. Bunun ardından bir diyalog gelişmedi. Saatler geçti fakat kimse uyumadı. Tıpkı şehir gibi. Uyandıklarında rezil haldeydiler. Kesinlikle uykusuzluk ve bayıldıktan sonra geçirilen on dakikalık uyku onlara yaramamıştı. Kim on dakika uykuyla dayanabilirdi? Jimi Hendrix belki. Ama o da bu sebeple, biliyorsunuz büyük ihtimalle bundan ölmüştü. Onur oldukça etkilenmiş gibi bir izlenim çiziyordu son konuşmalarından. Depresyonun dibine vurmuş gibiydi. Yakup ise kısmen daha olumlu bir bakış açısına sahipmiş gibi davransa da aslında o da biliyordu ki göründüğü gibi değildi. Ertesi sabah her şey normale döndü. Gecenin ruhları her gün olduğu gibi karanlık dehlizlerine çekildi ve güneş tekrardan doğdu. Yakup sabah ilk iş olarak evlerinin yakınındaki kitapçıya gitmişti. Dükkan sahibi Murat ile konuştu. İlk önce havadan sudan gidiyordu konuşmaları. Sonra ise konu gittikçe derinleşti. “Hayatımın bir anlamı yok” diye ortaya attı lafı birden bire. Murat afallamıştı. Böyle bir lafı beklemiyordu doğrusu. Neden Yakup böyle karamsar bir ifadeyi ortaya bırakıvermişti? Yakup’un psikolojisinin iyi durumda olmadığını düşündü ve fazla üstüne gitmek de istemedi. Aynı zamanda yardımcı olması gerekiyormuş gibi bir hissiyata kapıldı. Bir şekilde belki yardımcı olabilirdi. Kısa bir süre düşündü, kaşlarını kaldırdı, önünde bir isle ilgileniyormuş gibi yaptı ve bir kaç anlamsız ses çıkartmaktan başka bir şey yapmıyormuş gibi göründükten sonra (insanların düşündüğünü ima etmek için çıkarttıkları o sesler) derin bir nefes alarak (bu konu üzerine ciddi anlamda düşündüm demek için) şöyle dedi: Nasihat mı istersin yoksa samimi bir cevap mı? Yakup düşündü ve cevabını verdi: “samimi”. Murat derin bir nefes aldı ve söze şöyle devam etti: “Kimyada bir tepkimenin gerçekleşebilmesi için ne gerekir Yakup?” “Ne gerekir?” diye sordu Yakup. Murat şöyle devam etti: “Aktivasyon değerinin aşılması gerekmez mi?” -Ama ben elimden geleni yapıyorum bir anlam katmak için! Murat: “Olabilir ama şunu da düşün, aktivasyon enerjisinin yüksek olması, o tepkimenin daha zor başlayacağı anlamına gelir Yakup.” Yakup kısa bir süre düşündü. Teşekkür edip, centilmenlerin yaptığı gibi şapkasını çıkartarak selam verdi ve sokağa çıktı. Yakup iş bulmayı aklının bir köşesine koymuştu. Bu şu andki işi gibi değil, daha prestijli, daha saygın bir iş olmalıydı onun düşüncesine göre. Bu nedenle gazetelerin sonundaki iş ilanlarına değil, internetin derinliklerine bir dalgıç gibi dalacaktı. İnternet kafeye gitti, bilgisayarın başına oturdu ve araştırmaya başladı. Diplomasız bir iş bulmak umudu ile yola koyulmuştu artık. Sayfalar sayfaları, günler geceleri takip etti. Elindeki paranın tamamı artık internet kafede Google aramaları yapmakla geçiyordu. Peki bu Google aramaları ne kadar fayda gösterecekti? Kimse “işe alıyorum kim olsursan ol gel nokta kom” diye bir sayfa yapmamış olduğuna göre. Yakup gerçektende zıvanadan çıkmış bir hiperaktif gibi davranıyordu o anda. Bütün parası internet kafeye gidiyor bu bir kenara, bir de sonuç elde edemiyordu bu da başka bir kenara. Nasıl bir “kaybeden” davranışı sergilediği açıktı. Patinaj yapıyor, yaptıkça hırslanıyor ve kısır döngüye giriyordu. Dünya dünya olalı, böyle bir saçmalık görmemişti belki de. BLOG POSTS / BLOG YAZILARI YUNUSBLOG.COM YAZILARI What Does It Mean For America To Launch a Rocket To Space During These Pandemic & The Riot The world is going through hard times these days. There are riots all around United States of America and it is unknown whether it will spark to other countries, or unknown if it will worsen the Hong-Kong protests. We are also dealing with the corona virus (Covid-19) at the same time and also we as the human race are trying to make space a common destination for humans. Isn't it crazy? All these totally separate actions and events taking place at the same time. Maybe the human race is at the edge of a new era where chaos spreads at the same time where new historical "positive" events take place. Maybe nothing will ever be the same, maybe the world will go under changes that will change the way we live sooner than we expected. Maybe the launch of this rocket will determine the future of world peace. Maybe it is not that big of a deal, maybe nothing will be effected and only the billionaires will be wandering the space. Maybe this will start a new cold war between Russia and States who knows? Maybe they will get into a new race of rocket launching to the moon, to mars or whatsoever. What about China? Will it take the riots in USA as a chance to itself to dominate the world? Will they build their colonies on Mars before Elon Musk? What will happen to the world after corona virus? Will this virus change all the economic powers very rapidly? I don't know. We will see. We all will be watching as the future is being built. Will America fall apart? I don't think so. If a country can start a new space era while dealing with riots and corona virus, it would be funny to think that power will go down in the near future. But who knows the world? Maybe we will spend years in trouble. -Yunus Emre Vurgun Apple Smart Glasses Have you heard about the idea of developing smart glasses? Most probably yes. What about VERY smart glasses? For example what about extended reality glasses? Taking a walk and seeing the social media information of the person in front of you taking a walk? Maybe he or she is a professional runner and let everyone see the twitter profile via the smart glasses? Wouldn't that bring more followers to him? Of course yes! It is still far from real though, it is in it's early stages of development currently. There have been numerous theories and whisperers telling the public about these new high-tech gadgets coming to reality. Surprisingly, we have "smart" glasses currently but they are not very similar to extended reality concept. They are working on it but not achieved a satisfactory position yet. There have been rumors that apple is working on a high-tech extended reality wearable glasses and according to Barış Özcan's latest video on YouTube, they bought several companies that are working on this project which will help them make it sooner for release. If it is in the near future (and is most probably), we will be able to walk and see the latest tweets on the upper side of our glasses as we walk maybe. Maybe we will look at the sky while we are walking and the AI of the glasses will spot the weather conditions and put a pop-up on our glasses informing us about the weather. Maybe we will be able to play games that are taking place in our living room where two big robots are fighting each other. Who knows? Space X Has Officially Launched The First Private Company Rocket To Space That Has Humans In It This is a big day in history, big step for the humanity and the start of space becoming a new place with new private companies and new people exploring it. I watched the live stream and here are some captures I have from it. It was amazing watching it live personally. I wanted to write this post and share it with you. It is amazing how much we are capable of as humans. Who would have expected this a thousand years ago right? Maybe we are far away from solving basic problems here on earth but also we are capable of exploring the vast emptiness and wonders of space. - Yunus Emre Vurgun When Will This Pandemic Come To An End? Most of us are locked inside our houses (if we have one) in order to protect ourselves from the deadly corona virus (covid-19) and we are scared of getting the virus and/or if we already have it we are trying to get well back again and scared to the fact that we might get it again. Maybe Spanish Flue was a thing (it is called the Spanish flue not because Spain made it, it's because they found the cure to it) but this pandemic of 2020 is seemingly much worse. We are the people all around the planet are very cautious when it comes to going out of our safe zone. It is a logical thing that we are doing at the moment because we have seen how much worse it can get if we get the virus and we are scared of death for our loved ones and ourselves. This pandemic MUST come to an end like everything one day but we don't really know when. Some scientists said it would naturally disappear as the heat of the summer days arrive but according to the observations, it is not true and nothing near the truth. Summer is not the cure for this virus. What about a vaccine we say, will it solve the issue? No, according to the WHO (World Health Organisation) it is very hard to find an effective cure because of the fact that the virus goes under mutations all the time. We can say it is still a question mark whether we will be able to find a cure or not. When will this pandemic come to an end? We don't know. Are we going to be sane when it is over? I don't think so. How Does The YouTuber Mind Work? In this article I am going to discuss what is a YouTube'er, (talking about the successful ones that make a living out of this and not random video uploaders like me) and how these youtubers earn their living, how does their mind work, what tactics do they keep doing to keep us entertained and/or keep getting more hits. I would like to start with the big question that everybody asks, "what is a youtuber?" 1. What Is a YouTuber? A YouTuber is "a person who uploads, produces, or appears in videos on the video-sharing website YouTube". Most of the time, when we mention someone as a "youtuber" we mean a youtube celebrity and not just a small channel on youtube. (yunus blog has a youtube channel too which is under the name of yunoose t productions). 2. How Do YouTubers Make Money? Making money on YouTube has a lot of different ways. Most of the the time you will see ads (if you don't have the premium subscription) on videos you click on to watch and those adverts are one of the ways the content creators earn their money. Another way which is not popular these days but has been a big thing back then is having contracts with big media companies/channels. These big companies either upload your videos for you and take their cut or sometimes they let you upload your video to your own channel but your ad revenue first goes to them and then they give a little portion of it to you. The reason why people team up with third-party organisations can vary. Sometimes (back then) if your genre of videos aren't supported by the official ad company you can team up with those companies who will most probably promote their products in your videos and etc. 3. How Does The YouTuber Mind Work? When it comes to how their brains work to keep their fame still is sometimes complicated and sometimes just straight the same forever. Of course each content creator have their own strategy to promote themselves but there are basic concepts and rules they all apply to. For example you may have realized a lot of videos contain these phrases either in the beginning or at the end of the videos: "Please subscribe, like and leave a comment down below to keep getting notified when I upload new videos." These sentences vary a lot but they always point out to the same three-four things to do and those things are the like button, the subscription button, the notification bell and the comments section. -Yunus Emre Vurgun George Floyd A white police officer in United States of America (USA) has murdered a black man named George Floyd on the 25th of May 2020 who was suspected for giving fake money to the cashier. The footage where Floyd was getting murdered purposefully even if he yelled "I can't breathe" became viral on the internet. After the footage becoming viral, various protests started to appear in the country and mostly in where the dramatic occasion happened, Minneapolis. It didn't take too long for it to become a white-black situation. The country has a dark past for treating black people badly. The four police officers who were involved in the killing of Floyd were fired from their jobs. Many people are concerned about the future of the USA at the moment as the protests continue. Floyd's family and friends shared the real person who he was after it got widely spread on the internet saying that he was "a loving person", "he was against gun violence". Other than these, Floyd has a video where he is talking about how bad the new generation is becoming and how it is very dangerous for them to have guns. Not only in U.S.A. but all around the globe, people are angry and sad about what has happened to George Floyd. - Yunus Emre Vurgun Bilmek, Hatırlamak, Unutmak Bu yazımda ele alacağım konu tam da başlıktan anlaşılacağı üzere bilgi ve onu nasıl işlediğimizdir. Konunun uzmanı olmamakla beraber bu yazıyı yazmamın amacı hem kendim araştırırken öğrenmek hem de bu araştırmalarımı sizlerle paylaşmaktır. O kadar yanlış anlaşılma vardır ki bu konuda, bazen insan nefes alamaz duruma gelir. O kadar art niyet vardır ki insan kendini çıkmazda hisseder bu meselede. Muhakkak başınıza gelmiştir anlatacağım örnek; Belli bir koşul ve durum sonucu bir adam gelir yanınıza ve sorular sormaya başlar. Bu soruların cevabını bildiğinizi varsaymakta veyahut sizin bilginizi ölçmek istemektedir. Belki kendi öz güveni için belki de merak sebebi ile. O ana kadar bu bilgilere hakim olduğunuzu zannetmektesinizdir fakat sorular karşısında bunlarla ilk defa karşılaşıyormuşcasına çaresiz kalırsınız ve kendinizden şüphe etmeye başlarsınız. Özellikle de İlber Ortaylı gibi birinin sunduğu bir soru cevap yarışmasında kesinlikle başınıza iyi şeyler gelmeyecektir. "Hatırlayamadım" dersiniz ve Hoca size "hayır, zaten bilmiyordun"der. Ezilirsiniz. Hoca orada egosunu tatmin etmekle ve halihazırda sizden kat ve kat üstün bilgi seviyesiyle sizi ezmekle gününüzü berbat etmiştir. Hiç bir hata gözünden kaçmaz. Bu onun elindeki tek silahıdır çünkü hayata karşı. Eve dönersiniz ve yarışma bitmiştir bütün Türkiye önünde rezil olmuşsunuzdur ve yatağınıza yattığınızda bütün soruların cevapları zihninizde belirmeye başlar. Öfkelenirsiniz. Bu bilgiler neden iş işten geçtikten sonra belirmeye başlamıştır? Ben böyle hafızanın! Diye söze başlarsınız. Fakat şunu da göz önünde bulundurun, belki de zihninizin çalışma biçimi böyledir? Ne dersiniz? Ancak dünya acımasızdır ve sizden koparabildiği kadar iyiliği ve alçak gönüllülüğü koparır. Yazının başlarında da sözünü ettiğim gibi, bu konuda ve beynimizin çalışma biçimi konusunda yüksek bir bilgiye sahip olmadığım ve öğrendiklerimin çoğunu ihtiyacım olduğu zamanlarda geri çağıramadığım için bu konunun profesyonellerinden yardım alacağım. Scientific American'a göre bunun belli bağzı sebepleri olabilir. Kendileri şöyle diyor: "Beyin, 100 milyar nöronuyla, birden fazla dil öğrenmek veya insanları uzaya gönderen şeyler yapmak gibi inanılmaz eylemler yapmamıza izin verir. Yine de bu şaşırtıcı kapasitemize rağmen, anahtarlarımızı nereye koyduğumuzu rutin olarak unuturuz, neden markete gittiğimizi de unutuyoruz ve kişisel yaşamımızla ilgili olayları hatırlamaya çalışırken başarısız oluyoruz." Tanıdık gelmiştir anlatılanlar. Ne kadar da ilginç değil mi? En "aptalca" ayrıntıyı bile unutabiliyorken, uzaya araç gönderecek güce sahip olmamız? Yine Scientific American'da yer alan ve başka bir kaynaktan alıntı yapılmış olan bir paragrafı da sizlere sunmak isterim; "Bunu kumda yazılmış bir mesaj gibi resmedebilirsiniz, kıyı boyunca çarpan her okyanus dalgası, yazıyı sonunda tamamen kaybolana kadar siler. Kum, beyinde hafıza oluşturan hücrelerin ağını ve okyanus dalgaları da geçen zamanı temsil eder." Demek ki bir süre sonra sonsuza dek unutacağız. Ne kadar acı verici değil mi? Mesela okumak için ömrünüzden günler harcadığınız o kıymetli kitaplardan birinde çok önemli bilgiler vardı ve siz okurken aydınlanmıştınız. Artık aradan otuz iki sene geçti ve yaşlı bir adamsınız. O bilgiler artık sonsuza dek yok oldu. İstediğiniz kadar hatırlamaya çalışın ama hepsi çöpe gitti. Kaybettiniz. Kaderiniz bu şekilde yazılmış. Aslında her birimizinki bu şekilde. Aeon.co 'dan kısa bir cümle aktarmakta fayda görüyorum; "Beyniniz bilgiyi işlemez, bilgiyi almaz veya anıları depolamaz. Kısacası: beyniniz bir bilgisayar değil" Yine Aeon'dan bunu da aktarmak isterim: "bilgisayarlar gerçekten dünyanın sembolik gösterimleri üzerinde çalışırlar. Gerçekten depolarlar ve alırlar. Gerçekten işlerler. Gerçekten fiziksel anıları vardır. İstisnasız yaptıkları her şeyde algoritmalar tarafından gerçekten yönlendiriliyorlar. Öte yandan insanlar bunu yapmazlar - asla yapmazlar. Bu gerçek göz önüne alındığında, neden bu kadar çok bilim adamı zihinsel yaşamımızdan bilgisayarmışız gibi bahsediyor?" Ayrıca sizlere Kaliforniya Üniversitesi'nden Nörobiyolog Jeffrey Johnson'un bir araştırma yaptıktan sonra söylediği bir sözü aktarmak istiyorum: "Beyniniz hala bir bilgiyi barındırıyor olmasına rağmen, her zaman bu bilgilere erişemezsiniz." Peki bu kadar olumsuz bilimsel sonuçtan sonra biraz iç açıcı bir gerçekle sizi tanıştırmak istiyorum. Ron Richards, California State Üniversitesi, Los Angeles (1968)'den mezun olmuş bir forum yazarı. Kendisi bu konu üzerine aldığı bir soruya şöyle cevap veriyor: "Genel olarak konuşacak olursak, öğrenilen bilgi kaybolmaz. Sadece bilinçaltına veya bilinçdışına yani beynin derinliklerine itilir. Bazen hipnoz yoluyla veya çalışmakta olduğunuz bir soruna cevap vermeniz gerektiğinde geri çağırılabilirler. Her gün çapraz bulmaca yapıyorum. Yıllar içinde bazıları kolay, bazıları zor yüzlerce kitabı tamamladım. Çoğu zaman belirli bulmaca sorularını cevaplamaya çalışıyorum fakat yapamıyorum ve bir gün, hatta bir hafta sonra bulmacayı tekrar elime aldığımda hemen cevabı buluyorum. Sanki beyin sen cevabı bulmak istediğinde bunun üzerine kendi içinde çalışmaya başlıyor gibi. Sadece istediğiniz her an bir bilgiyi geri çağıramazsınız." Umarım bu son bilgi içinizi rahatlatmıştır. İçimizde beynimize karşı her zaman bir şüphe kalacaktır. Bundan kaçamayız. Korkularımız ve öğrendiklerimizin boşa gittiği inancı hep içimizde olacaktır. Hep korkacağız belki de bu nedenle. Bilim adamları bile bu kadar birbiriyle çatışırken hala içimizde bir umut var olmalıdır bence, belki de her zaman sahip olacağız edindiğimiz bilgilere, belki de onca zaman boşa gitmedi. Yazan: Yunus Emre Vurgun Hayat Zor Mu? Hayatın zorlukları üzerine hayıflanan çoktur. Özellikle "hayat zor be ya" lafını duyan şahıs hemen "aynen, kesinlikle, sorma" kelimelerini sıralar. Bunları yapmadığımı söylemiyorum sadece bunlara işaret ediyorum. Bütün bunlar tamam pek iyi, fakat bunun üzerine düşündüğümde şu sonuç ortaya çıkıyor: Hayatının ne kadar zor olduğunu düşünürsen düşün, emin ol daha zorları vardır. Özellikle depresyon geçiren, başından çok ağır hadiseler geçen insanlar içten içe "en berbat hayat benimki, var mı benden daha kötüsü?" diye içlerinden geçirirler. Mesela Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk için hayat ekstrem seviyelerde ölümcül seyreder. Peki bu olabilecek en kötüsü müdür? Peki bundan daha korkunç bir hayat olamayacağına dair düşüncelerimizin kaynağı nedir? Medyadır elbet. Nereden biliyoruz "en kötü" şartların Afrika'da açlıktan ölen bir çocuğa ait olduğunu? Bunu ölçerken neye göre ölçüyoruz? Kim bilir, belki de malikanesinde sıcak köpük banyosu yapan milyarderinkidir en kötü hayat. Mesela o kadar zengindir, o kadar çok para içerisinde yüzüyordur ki aklını kaçıracak kadar ızdırap çekiyor ve en sonunda kendini gökdelenin en üst katından aşağıya bırakıyordur. Bunu duyanlar ise, parayı kaldıramadı diyor, onunki de dert mi diyerek geçiştiriyorlardır. Afrika'daki açlıktan ölen çocuğun acı ve ızdırap kaynağı tektir: Yemek. Milyar dolarlar içerisinde kafayı yiyen adamınki ise sayısızdır. Çok fazla yönden gelen saldırılar karşısında yığılmıştır. O kadar zengindir ki son nefesini verirken bile parayı düşünüyor, peşindeki organize çetelerden paçayı kurtarmaya çalışıyor, ailesinin silah altında bir depoda esir tutulduğunu haber alıyor, sosyal medya hesabında yanlışlıkla işiyle ilgili gizli bir dökuman paylaştıktan sonra da ofisini polisler basıyor ve o sırada kalp krizi geçiriyor mesela. Hayat gerçekten de zor mu? Yoksa bir oyun mu? Belki de bir rüya, belki de bir masal. Yazan: Yunus Emre Vurgun And Now In Australia Every day we hear bad news about police force against black people in this world. Wasn't it already enough when George Floyd got murdered and now we hear some news from Australia. These are the world's big countries and hearing news like this is very sad. We as the world and humanity were trying to recover from the death of Floyd but now we see another one and most probably more are happening but we don't see yet or they have not been recorder on camera. The footage from Australia is heartbreaking, saddening, and more that words can't be enough for. The below photo from BBC is the most heartbreaking scene I have seen today. I can not understand why do we need to be evil, brutal, unjust and racist in this world of miracles and our short lives? Isn't this world big enough for all of us? Isn't this planet the home of billions of beautiful creatures? Why shouldn't we be one of them beautiful miracles? I don't understand. What is keeping us from being understanding, peaceful humans? We may have different opinions but it shall not make us walking death machines, racist zombies and brutal blind angry racist attackers. Maybe it seems like we say #blacklivesmatter only for today but don't forget we will be saying it forever no matter where we are from, what color we are. -Yunus Emre Vurgun Onemoresaying.wordpress.com Yazıları Today in Los Angeles Hi everyone I am Yunus E. V. and I am here commenting on the latest news from Los Angeles on June 3rd 2020. This is special because it is the first ever post of “One More Saying”. As we all know Los Angeles is one of the cities where riots take place after the death of George Floyd. I commented on the scenes and the overall concept, on one of my blog posts in yunusblog.com. According to deadline.com , Los Angeles sets curfew for fourth night. Also I have learned that the curfew will take place between (speaking for wednesday) 6PM – 6AM. When a country in general sets curfew for either one part of the country or as a whole, this is a signal of either danger outside or a signal of “things getting out of control”. We all know there are lootings taking place around United States Of America for the last couple of days but when minimized to Los Angeles itself, here is an example for damage caused by looting in Santa Monica so far: According to a post LA Times published, the owner of a designer furniture store told the interviewers that the total amount damage to his store caused by looting is around 6 Million USD. -Yunus Emre Vurgun Merakedenlerblogu.blogspot.com Yazıları İlluminati Komplo Fantezileri 2020 Herkesi gözetleyen göz, Big Brother, mısır tanrıları, dünyayı ele geçirmiş süper güçlü satanist bir örgüt, tek dünya devleti, çizgi filmlerde verilen gizli sapık mesajlar, insanları köleleştirmek için çip takmayı planlayan manyak iş adamları, dünyayı yöneten aileler, CIA'in beyin yıkama programları, radyo dalgalarıyla insanların zihinlerini ele geçiren uzay teknolojisine sahip manyak bilim adamları, şarkı kliplerindeki tek gözlü illuminati mesajları ve daha neler neler... Bunlar gerçek mi? Bütün bu bahsi geçenler sadece 2000'li yılların başında Türkiye insanının ilgisini çeken çılgın internet saçmalıkları mı yoksa "gerçekler" mi? D&R'da indirim reonunda tek göz karikatürü görüp Big Brother'ın bizi izlediğini düşünmek ne kadar sağlıklı? Telefonlarımızdan yayılan süper güçlü radyo dalgalarıyla beyinlerimizi ele geçirmek üzere olan süper güçler mi var? Gelin bunların hepsine değinmeye çalışalım ve gerçeklerin üzerindeki sır perdesini elimizden geldiğince aralamayı deneyelim. Bu konular üzerine belki milyonlarca makale yazıldı, binlerce kitap yazıldı, paranoyak akademisyenler konferanslar verdi, ancak tek bir şey değişmedi: İki kutuplu fanatikler. Evet, iki guruplu fanatikler değişmedi. Yani, "İlluminati örgütü ensemizde" diyenler ve "salak salak işler bunlar gidin tedavi olun" diyenler hiç değişmedi. Pamuk şeker kaplı masalları içinde istediği komplo teorisine sıkı sıkı tutunan veya yine aynı pamuk şeker kaplı masallarında bunların saçmalık olduğunu ve bütün dünyanın haberlerde göründüğü gibi yönetildiğine inanan insanlar değişmedi. Gururla söylüyorum ki, bütün bu komplo teorilerine sıkı sıkıya inanan bir insandan, aldığım haberleri mantık süzgecinden geçiren bir kişiye dönüştüm son yıllar içerisinde. Bu gurur verici, lakin bir çok insan bir tarafı seçip onun peşinden körü körüne ilerlemeyi seçer. Zamanla bu tarafları evrilir fakat özündeki anlamsızlık değişmez. Konfor yumağı ideolojileri onları uyuşturur. Kimse de bu yumaktan kolay kolay çıkmak istemez. Çıkma girişimleri de otomatik pilotlarının devreye girmesi sonucu başarısız olur. Gelin, en baştan bütün komplo kitabını yeniden yazalım. Maddeleri teker teker ele alalım, inceleyelim ve gerçekliğini konuşalım sizlerle. 1. Her şeyi gören göz Her şeyi gören göz, biz cahillerin deyimiyle de tek göz masonlukta da oldukça yaygındır. Hatta 1 amerikan dolarının üzerinde de vardır. Piramitin tepesi, inşa edilmeyi bekleyen son halkalar vs. Bu bilgiler her cahil insanın kutsal kitabı niteliğindedir. Anahtar kelimelerimiz ise: Üçgen, göz, ışık, piramit. Bu saçmalığa belki de bir milyonuncu kez son verme zamanı geldi. Ben de bu nesli tükenmiş geyiğin 2020 temsilciliğini üstlenmeye karar vermiş bulunuyorum ve evet büyük ihtimalle artık kimsenin umurunda değil İlluminati. Korona virüs gibi daha önemli meseleler varken ve onun kendi alanında komplo teorileri uçuşuyorken benim burda piramitlerden bahsetmem komik geliyor ve gündem dışı bir izlenim yaratıyor olabilir. Şimdi insanların ilgilenecek daha "önemli" komploları var. Mesela İtalya'nın üzerinde uçan virüs saçan özel dronlar gibi meseler. Veya bitcoin tarzı kripto paraların egemen olması için bu pandeminin uydurulduğu komploları ile uğraşmakta Türkiye cahiller komisyonu. Olsun, bizler her cahilin kalbinde yatan nostaljiye dokunalım bu sefer. Ergenlerin sevgilisi piramitler geri döndü! Her şeyi gören gözün kökeni üç yere dayanır: Antik Mısır, Budizm ve Hindistan. Antik Mısır mitolojisinde Horus'un gözü olarak bilinen bir olgu vardır. Bu sembol antik çağlarda "kötülüklerden korunma", "sağlıklı olma" gibi amaçlara hizmet ederdi. Yine Horus'un gözüne benzer bir de Ra'nın gözü vardır. Bu ikisi farklı tanrılardır Mısır mitolojisinde. Lakin birbirlerine çok benzerler ve sık sık karıştırılırlar. Ra'nın gözü sağ taraftadır ve Horus'un gözü sol taraftadır. Ra'nın gözü güneşi, Horus'un gözü ise ayı temsil eder. Kısacası biri gündüz biri de gecedir. Hint mitolojisinde ise her şeyi gören göz özellikle "3. göz" olarak bilinir. Bu üçüncü göz genellikle insanın alnında yer alır ve bir tür üstünlüktür. Belirtmekte fayda var ki, Budizm ve Hinduizm aynı şey değildir. Bütün "tek göz", "her şeyi gören göz" konsepti antik çağlara aittir ve mitoloji kökenlidir. 2. İlluminati Örgütü Böyle bir örgüt günümüzde yoktur. Resmi kayıtlara göre böyle bir örgüt sadece 1776 yılında Almanya'nın Ingolstadt bölgesinde Adam Weishaupt tarafından kurulmuş ve kısa bir süre sonra da yok edilmiştir. İlluminati'nin kelime kökeninde de olduğu gibi, kendilerini "aydınlanmışlar" olarak niteleyen bu gurup kiliseye karşı ve bilimi kutsayan bir yapıya sahipti. Belirtmek gerekir ki Masonluk ile ciddi benzerlikler göstermiştir. Bir çok insan günümüzde bu örgütün hala faliyette olduğunu düşünmekte, gizli bir yer altı örgütü olarak asırlar boyunca kendilerini koruduklarını iddia etmektedir. Bunlar asılsız olmakla beraber, İlluminati bir "örgüt" değil, bir ideoloji olarak görülmelidir. Dünyayı örgütler ve aileler değil, en çok para ve kaynak kimde varsa o yönetir. Eğer dünyanın mevcut zenginliklerini bir kurutemizlemeciye verirseniz, uzun bir süre güç savaşı dönecektir. Kimse de kolay kolay o kuru temizlemeciyi öldüremeyecek, engel olamayacaktır lakin onu korumak için devreye girecek büyük aileler ve şirketler, hatta devletler ortaya çıkacaktır. Bilime tapan her insan bir İlluminati'cidir çünkü İlluminati bir örgüt değil bir hayat görüşüdür. Oldukça da anlamsız bir hayat görüşüdür çünkü o kadar sade ve batir değildir. 3. Big Brother ve Tek Dünya Devleti Meşhur deha George Orwell'in gereğinden fazla abartılan romanı 1984 (otobüste kapitalist makyaz tahtası gençlerin elinde gördüğünüz kitap) 'de dediği gibi bir dünya, yani tek bir merkezden yönetilen ve her hareketinizin gözetim altında olduğu bir dünya, kısacası komplo manyaklarının tek dünya devleti adını verdiği düzen, yaygın bir sohbet konusudur. Belki en okunası romanı pek bilinmeyen "Burma Günleri" olsa da insanlar bunu görmek istemez. Büyük çelişki ise şudur; cips yerken telefonunuzdan cipsin zararlarını okumanız. 4. Radyo Dalgaları ile Düşünceleri Değiştirmek, Çizgi Filmlerle Çocukları Tek Dünya Devletine Hazırlamak Bir kaç sene öncesine kadar tutkuyla inandığım radyo dalgaları ile beyin kontrolü ve CIA'in meşhur deneylerinde insanları basit halüsinatifler yerine süper teknolojilerle ele geçirmeye çalıştığı iddialarına körü körüne inanırdım. Ayrıca çizgi filmlerde "25. kare" iddialarına da körü körüne inanır, hatta şarkıların tersten dinlendiğinde sübliminal mesajlar verdiği ve bunların bilinç altımıza yerleşerek bizi köleleştirdiği düşüncesine de inanırdım. Gerçeği keşfetmem pek uzun sürmedi. Bunların hepsi bir torba dolusu yalandı. Maddi sıkıntılarını unutmak isteyen insanların üzerine eğildiği küçük rahatlatıcı haplardı bu komplo teorileri. Unutmayın ki, mikrodalgada sadece yemek ısıtabilirsiniz, uyduları da sadece veri alış-verişi ve benzeri görevler için kullanabilirsiniz. Eğer Sünger Bob çizgi filmindeki Plankton gibi zihin kontrolü yaparak hamburgerlerinizi başkalarına zorla yedirmek istiyorsanız daha çok çalışmanız gerekmektedir. SCREENSHOTS Yukarıdaki, kurduğum site Yunusblog.com ‘dan bir ekran görüntüsüdür. Yukarıdaki, kurduğum site One More Saying’den bir ekran görüntüsüdür. Yukarıdaki, kurduğum site merkaedenlerblogu.blogspot.com ‘dan bir ekran görüntüsüdür. Nunavu 1.bölüm Robert Adwynn soğuk bir rüzgar esintisiyle battaniyesinin altında fırladı. Gözlerinin altı morarmıştı. Aynı ince uzun parmaklı elleri gibi. Yeşil gözleri sola bakar gibiydi fakat aslında hiçbir yere bakmıyordu. İfadesiz, acıklı ve ciddi yüz ifadesi bir çok şeyi anlatıyordu. Rüzgar penceresini açmıştı. Ayağa kalkıp kapatabilirdi ancak bunu neden yapsındı? Soğuğun içine işleyişini, ruhunu çağırışını hissediyordu, neden kapatsındı? Kaç yıldır uykuda olduğunu bilmiyordu. Dışı soluk turuncu tuğlalarla kaplı bir apartmanın orta katında oturuyordu. Birinci kat Brytoris’lere ve üçüncü kat da Balnelis’lere aitti. Yesanith Balnelis çoktan vefat etmiş olmasına karşın oğulları daireyi satmamışlardı. Brytoris ailesi ise çoktan taşınmış fakat apartmana devlet tarafından el konulduğu için kiracı yerleştirememişlerdi. Orta kat ise tuhaf bir gizeme sahipti. Bu kat apartmandan ayrıymış gibi görülüyor, devlet kayıtlarında “apartmanın içindeki özel yapı” olarak adlandırılıyordu. Robert Adwynn’in bütün yakınları çoktan ölmüştü. Fakirlik içerisinde kendisine kalan bu dairede yaşamını sürdürüyordu. Uyandığında düşündü ki, büyük ihtimalle seksen yaşındaydı şu anda. Bedeni on altı yaşında gibi görünüyordu. Parmakları bir işçininkini andırıyor, gözleri açık yeşil bir elmas gibi parlıyordu. Gözlerinin altı ise, parlak bir elmasın etrafını sarmış siyah kayalar gibi görünüyordu. Robert Adwynn’in yorganı yıllar öncesinden bir ikinci elciden çalıntıydı. Yaşlı ve fakir bir adam olan Virion Tramaer’in ikinci el dükkanına gece vakti iki arkadaşıyla birlikte girmişler ve bu yorganı çalmışlardı. Yorgan veya görüntüsünden dolayı belki de battaniye, o dükkana gelmeden önce eskiden o semtte yaşamış bir büyücü olan Elandorr Nerithana’ya aitti. Battaniyenin pek bir özelliğinin veya büyülü bir yanının olmamasına karşın oldukça olağan üstü olaylar tanıklık etmiş olması bir gerçekti. Mesela Hycis Eiltris’in ruhunu ölene dek esir almış olan o karanlık ve acımasız büyü yapılırken o battaniye bir köşede toz içinde durmuştu. Bunca karanlık büyünün ardından ona hiç bir pay düşmemiş olması düşünülemezdi. Evrenin yaradılışına tanıklık eden nice taş parçaları gibi bu battaniye de önemli şeylere tanıklık etmiş bir yün parçasıydı. Robert Adwynn’in, Kendel Quipeiros’tan önce o yorganı almış olması büyük bir şanstı. O eski zamanlarda bu yorganın kime ait olduğunu ve gerçek değerini bilen tek kişi işte o karanlık şahsiyet olan Kendel Quipeiros’tu. Robert Adwynn’in bu on yıllar süren uzun ve sessiz uykusunun sorumlusu da belki de yine o aynı Quipeiros’tu. Tannatar Yesxisys adında iyi niyetli bir dedektif o eski yıllarda tek iyi insan denebilecek kişiydi. Bir çok hayat kurtarmıştı. Bunlardan biri de Robert Adwynn’inkiydi. Robert on dört yaşındaydı o zamanlar ve Dayside Rarealf’ın meşhur Shacirmenk nehrinde boğuluyordu. Nehrin akıntısı öylesine güçlüydü ki kendini bir anda suyun altında bulmuştu. Hava akşam üstü ve insanlar evlerindeydi. Sonbahar akşamında Dayside Rarealf’ta kimse dışarı çıkmazdı o yıllarda. Çünkü bilirlerdi ki çıkan asla dönmezdi. Dedektif Yesxisys o anda orada olmasaydı belki de bugün çoktan ölmüş olacak, hatta mezar taşı bile mevsimlerin etkisiyle silinmiş olacaktı. Dedektif kendini soğuk sulara atmış, onu canı pahasına kurtarmış ve iyi olduğundan emin olduktan sonra adını bile söylemeden kaçmıştı. Bir dedektif neden kaçardı ki? Ama Robert Adwynn biliyordu, o bir dedektiften başkası olamazdı. Lakin, sıradan bir insan o kıyafetleri giyemezdi ve giymezdi. Bu on yıllar süren derin hipnotik uykusu konusunda bir fikri yoktu ama bir şekilde farkındaydı, zamanın, dünyanın ve rüzgarın anlatmak istediklerinin. Oldukça garip bir durumdu bu, çünkü bu denli uzun bir uykudan sonra, neredeyim?, Burası nereis?, Ne kadar süredir uyuyorum? sorularını tam olarak sormamıştı bile kendine. Robert Adwynn pencereyi kapatmamakta, yorganı tekrar üzerine örtmemekte, pencereden dışarıya bakmamakta ısrarcıydı. Transa geçmiş gibi bir hali vardı. Hatırlıyor muydu? Yoksa sadece anlamaya mı çalışıyordu? Uchdryd Isaac, Ardawn Reese, Mallt Flinti, Drystan Comeye, Owen Prischett; bunlar isimlerini hatırladığı fakat kim olduklarını hatırlayamadığı kişilerdi. Aslında, Flinti’nin bir çiftçi, Comeye’nin büyücü, Prischett’ın ise o her köşe başında duran ama yüzü görünmeyen karanlık kişi olduğunu hatırlayabilseydi geri kalan her şeyi ve her zamanı yeniden keşfedebilecek ve o sonsuz hatıraların arasına tekrardan atlayabilecekti. Yorganıyla beraber rüzgardan açılmış olan pencereye yeşil gözlerini dikmişti. Ay ışığı yüzünün bir kısmını aydınlatıyordu. Teni solgundu. Gözlerini pencereden ayırdı ve odanın diğer ucundaki kırık, tozlu ve örümcek ağları ile kaplanmış piyanoya çevirdi. Piyanonun üzerinde silik harflerle “Sphère d'Illusion” yazılıydı. Kendinde ilk defa ayağa kalkacak gücü ve isteği buldu. Robert Adwynn ayağa kalkmıştı. Piyanoya doğru yaklaştıkça tuşlar hareketlenmeye, zar zor duyulan nota seslerini işitmeye başladı. Piyanonun yanına vardığında artık tuşlar belirgin bir şekilde hareket ediyor, sesler gittikçe daha çok Camille Saint-Saëns’in Aquarium’una benzemeye başlıyordu. Kim çalmaya çalışıyorduysa çalarken zorlandığı kesindi. Sol eli (eğer bir eli varsa) sık sık parçadaki La ile Sol’ün sırasını karıştırıyordu. Tuşlar tersten dizilmiş olsaydı sağ eliyle yapıyor olurdu bu hatayı. Robert Adwynn ellerini kendi kendine çalmakta olan, veya gizemli görünmez bir gücün çaldığı tuşlara yavaşça yaklaştırdı. Elinin en yakın olduğu siyah tuşlardan ikincisine basacaktı. Çok yaklaşmıltı, o tuşa pek az basıyordu piano. Parçayı berbat edebilirdi Robert. Elinde olmayan bir istemle bunu yapıyordu, bir tutku gibiydi. Çok yaklaştı parmağı, eli titredi. Bir şey bunu yapmasını engelliyordu, içinden gelen bir şey. Başı döndü. Sadece kısa bir süreliğine. Elini çekti, yorganının yanına döndü ve istemsizce mırıldandı; “Imperare et ferire, inter vernire res, eius manus lux perpetua, potere cors mea semper.” Piyano çalmayı bıraktı. Robert’in kalp atışları hızlandı. Birinin onu fark ettiğinin farkındaydı. O uzun uykuda onu unutmuşlardı. Ses çıkartması dikkatleri tekrar üzerine toplamıştı. 2.bölüm Robert Adwynn bir hayaletle aşk yaşamış olamazdı, bu hayatta yapılabilecek en büyük hataydı. Bir hayalet ile olan birliktelik her zaman ruhun hayalet tarafından sahiplenilmesi ile son bulurdu. Piano sessizliğe gömülmüş, rüzgar şiddetlenmiş fakat Robert Adwynn’in soğuk yüzü hiç değişmemişti. Bedeni iki farklı ruha ev sahipliği yapıyor olabilirdi. İki farklı hedefleri, iki farklı düşünüşü olan ruha. Apartman boşluğundan sesler geldiğini duydu Robert Adwynn. Aquarium’un notalarıydı bunlar. Tekrar ve tekrar. Sesler bir pianoya ait değildi. Tek odalı dairesinin kapısını açtı. Kapı öylesine eskiydi ki felaket bir ses çıkartmıştı. Robert Adwynn aşağıya, apartman boşluğuna baktı. Ay ışığının boşluktaki küçük pencerelerden birinden sızarak merdivenleri loş bir ışıkla aydınlattığını, bu kutsal ışığın işaret ettiği yönde, yarısı aydınlanmış bir kemanın ve yayın uçuşan tozlar arasında hareket ettiğini gördü. Sesler kemandan geliyordu demek. Camille Saint-Saëns’ın ruhu acemileşmiş bir müzisyen olarak dönmüş ve ona parçalarını dinletiyordu. Açık yeşil gözleri korku ve hayretle açılmıştı. Gözlerinin altındaki halkalar, yeni ağlamış bir adamınki gibi bir izlenim yaratıyordu. Merdivenlerden aşağıya indi, kemanı görmezden gelmesi gerektiğini öğrenmişti. Apartmanın örümcek ağları ile kaplı kapısına uzandı. Kapı kilitliydi. Hiç düşünmeden, içgüdüsel olarak dirseğiyle kapının buğulu camını kırdı. Soğuk kış rüzgarı içeriye doldu. Kar taneleri apartman boşluğunda, pencereden sızan ay ışıyla birlikte bir parlıyor bir görünmez oluyordu. Julius Holub diye bağırdı sonsuz geceye. Kırık camın ardında, eski sokak lambalarının birinin altında beliriverdi Julius. Geniş kahverengi fötr şapkası kahverengi gözlerini kapatıyordu. Uzun kahverengi paltosu rüzgarın ne denli şiddetli olduğunu gösteriyordu. Adeta kahverenginin hayat bulmuş bir temisliydi Holub. Robert hafif bir gülümsemeyle onu gördüğüne dair karşılık verdi. On yıllar sonra bile unutamayacağı bir kişi vardıysa o kesinlikle Julius Holub’du. Çünkü o sıradan bir büyücü değildi, aksine özel bir büyücüydü. Zamanın içinde ileri ve geri gidebilen, ölümsüzlüğe hakim olabilmiş, yer ve mekanın değiştirilmesi kolay olduğu bir güce sahip bir adamdı. Robert Adwynn ile tanışmaları belki onu nehirde boğulmaktan kurtaran dedektifinki kadar hayat borcu niteliğinde olmasa da oldukça tuhaftı. Robert Adwynn uzun yıllar önce de sıradan bir adam olarak yaşıyordu. Fakir denebilecek bir yaşantısı, parası olmadığı için bir büyücünün yorganını çalacak kadar ceshur olması (bunu onun durumundaki herkes yapardı) ve yalnızlık içinde hayatını sürdüren bir adam olduğu bir gerçekti. Sık sık değişik işlerde çalışır, kalaycılıktan balıkçılığa, balıkçılıktan sokak satıcılığına, ondan da sokak çalgıcılığına uzanan geniş bir yelpazede para kazanırdı. Rüzgar o kadar hoşuna gidiyordu ki eski dostunun yanına gitmeyi bile neredeyse unutacaktı. O insan sesinin duyulmadığı gece vaktinde yıllar sonra ilk defa o paslı kapıyı şiddetle tekmeledi ve açtı. Dengesini zar zor sağlayarak sokak labasının altına, Julius Holub’un yanına gitti. İkisi de uzun süre birbirlerinin gözlerine bakıp sinsi birer tüccar gibi birbirlerine sırıttılar. Elbette ikisi de düzgün insanlardı ve “tüccar” değildiler. Zahir Arshad, Nazar Terzioğlu ve Nabeel Raad keşke yanlarında olsaydı. O zaman tam bir eski günlere geri dönüş olurdu. Julius Holub’a büyücülüğü öğreten, daha doğrusu büyücülük yeteneğinin olduğunu keşfettiren kişi Nazar Terzioğlu’ydu. Terzioğlu’na öğreten ise Nabeel Raad, ona öğreten ise Zahir Arshad’dı. Bu beşli gurup bir bakıma uzun yaşamanın sırrını bulmuş insanlardı. el Enclave Violento’da ve bir sonraki yıl Bolungarnagil’de geçirdikleri ölüm yolculuğundan sonra birbirlerini tanımışlardı. Daha öncesinde her biri sadece guruptan bir kişiyi tanıyor ve durum “arkadaşımın arkadaşı” olarak kalıyordu. el Enclave’deki ölümcül hapishaneden kaçışları (karanlık büyücülerin masum insanları hapsettikleri meşhur yer)’nın ardından tuhaf bir şekilde kaçan insanlar arasında gurubun bütün üyeleri ve gurup dışından sadece Conn MacMhathain vardı. Conn MacMhathian onlarla ayak üstü tanışmıştı ve o günden sonra bir daha da aralarında bir iletişim oluşmadı. Conn bir araba tamircisiydi. O meşhur uzay arabalarını tamir etmekte ondan daha iyisi yoktu elbet. Büyücülük, Teknoloji ve diğer fantastic alanlara ilgisi yoktu. Hayatı somut yaşıyordu Conn. Dünya ne denli değişikti aslında. Bu sık sık Robert Adwynn’in aklına gelirdi. Sokaklar 1800’ün sonlarını andırıyor, Teknoloji gezegenler arası düzeyde seyrediyor, büyücülük ve doğa üstü pratikler sınır tanımıyordu. Robert ve Julius birbirlerine sarıldılar ve sanki her şey eskisi gibiymişçesine kaldıkları yerden devam etmeyi denediler. Julius, Robert’a neden bunca yıldır ortalarda yoktun Robert, seni merak ettiğimi söylemem gerekir. Ayrıca nerede olduğun bir kenara, gurubumuz senin yokluğundan beri pek nadiren bir araya geldi. Büyücülüğe ilgi göstermediğini biliyorum fakat elinde olan güçten kaçamayacağını da biliyor olmalısın? Dedi. Robert arkalarından esen kış rüzgarına bakarak, “biliyorsun Julius, her zaman neler döndüğünü bilemiyoruz.” Dedi. Julius tam olarak anlamadı ancak bir şeylerden şüphelendi. Owen Prischett’in işi olabilir dedi Robert. Anlayacağın, oldukça uzun bir uykuya yatmışım. Penceremi açan kış rüzgarıyla uyandım. Bunu duyan Julius’un kahverengi gözleri irileşti. Bu bir şeyleri anladığına işaretti. Prischett’in borcunu ne pahasına olursa olsun alan, karanlık prens olduğunu unutmuş olamazsın herhalde değil mi? Dedi Julius. Robert sakince başını salladı, katılıyorum anlamında. O gece Uchdryd Isaac’in malikanesine gittiler. Kapıda onları iyi giyimli bir kadın karşıladı. Kaşları yukarıya kalkık, yüzü estetikle gerdirilmiş bir kadındı bu. Aynı zamanda Uchdryd Isaac’in hizmetçisiydi. Yaşlı bir kadındı ve neredeyse Isaac hakkında her şeyi bilen tek kişiydi. Kısa bir süre sonra Uchdryd Isaac ikiliyi kapıda karşıladı. Yüzü solgundu. “Buraya Prischett’in nerede olduğunu öğrenmeye geldiniz değil mi?” Dedi. İkili cevap vermeyince onları içeriye buyur etti. Malikanenin içerisi büyük heykeller ve paha biçilemez tablolarla doluydu. Sağ duvarda sırasıyla fransız Henrietta Maria, Gorkha kralı Prithvi Narayan Shah, Osmanlı padişahı Orhan Gazi ve son olarak da Norveç hükümdarı beşinci Frederik’in portreleri asılıydı. Robert Adwynn ve arkadaşı adamın onları nereye götürdüğünü bilmeden peşinden gittiler. Evin içerisi her bir kaç adımda bir yeni sürprizlerle onları karşılıyordu. O kadar çok detay ve ince işçilik vardı ki eğer insan dikkat etmezse kesinlikle önüne bakmayı unuturdu. Nereye gidiyoruz böyle söylesene! Diye bağırdı Julius. Isaac gülümsedi ve başını arkaya çevirerek, yürümesi hiç aksamadan şöyle dedi: “Sizi Prischett’e götürüyorum dostlarım.” Robert Adwynn öfkeyle bağırdı, “SEN DE Mİ ISAAC!” Isaac cevap vermedi, Robert ve Julius da onun peşinden iki kurban gibi yola devam ettiler. Malikane ne kadar da büyük ve yüksekti, merdivenler bitmek bilmiyor, her kapının ardındn yeni bir kapı açılıyordu. Uchdryd Isaac’in kim olduğunu hiç bilememişlerdi demek, onu kendi taraflarında zannetmişlerdi. Yılan aslında tam da kucaklarındaydı bunca yıldır, hiç şüphelenmemişlerdi. Uzun bir yolculuğun ardından vardıkları son odada, malikanenin en tepesinde onları Prischett’in ta kendisi karşıladı. Isaac saygıyla efendisinin önünde eğildi ve Prischett, Robert ve Julius’u el hareketiyle içeriye buyur etti. İkili korku içerisinde ve soğukkanlı görünmeye çalışarak odaya girdiler. Oda bir çatıkatı gibiydi. İki büyük pencere gördüler. Pencerelerden biri rüzgarın etkisiyle hızla açıldı ve içeriye yine o soğuk kış rüzgarı girdi. Prischett onlara, derinlerden gelen bir sesle, “Nunavu’ya hoş geldiniz baylar” dedi. Robert pencereden başını sarkıttı ve soğuk kış rüzgarını içine çekti. İçinden bir ses, eğer burada öldürüleceksem, son kez beni hayata döndüren bu havayı içime çekmeliyim diyordu Robert’a. Prischett, Julius’u kolundan tuttu ve ikinci pencereden aşağıya sarkıttı. Onu ayağından aşağıya sarkıtmıştı. Robert öfkeyle, “HAYIR” diye haykırdı. Prischett diğer eliyle Robert’a olduğu yerde kalmasını işaret etti. Prischett, Julius’un ölümden kaçan bir ejderhaya benzeyen yüzüne baktı ve ona, “eski büyücü Julius, beni hiç tanıyamamışsın demek” dedi ve sonsuz karanlığa bıraktı. Rüzgarın uğultusu, eski evlerin, şatoların ışıkları ile birlikte Julius sonsuz karanlığa doğru yolculuğa çıktı. Julius’un haykırışı bir ejderhanınkinden daha güçlü olmuştu. Bütün gücünün yok oluşu ona büyük bir ızdırap vermişti. Robert olduğu yerde donup kalmıştı. Prischett ona döndü ve bir kaç saniye hiç bir şey söylemeden gözlerine baktı. Ardından Robert’ın eline tarihi değiştirecek olan o kılıcı verdi. “Adil bir dövüş olacak” dedi Prischett gözlerini ondan hiç ayırmadan. Robert ise durumun farkına varmaya başlamıştı bile. Kılıçta kesinlikle bir hile olmalıydı, yoksa Prischett onu böyle bir eşitliğe davet etmezdi. Onun canını almak içindi bütün bu düzen. Gözlerini kıstı ve kılıcı hızlıca süzdü. İkisinin kılıcı aynı değildi. Kendi elindeki kılıcın yeterince esnek olmadığını fark etti. Bir şeyler tersti bu işte. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamıyordu fakat emindi. Bir şeyler eksik veya fazla idi. Herhangi bir söz söylemeden kılıcını havaya kaldırdı ve Prischett’e “başlayalım” dercesine doğrulttu. Prischett sinsi gülümsemesini takındı ve kılıçlar büyük bir gürültü eşliğinde birbirine çarpmaya başladı. Prischett hızlı bir hamleyle kılıcı ile Robert’ın kılıcı tutan elini yaraladı. Büyük bir yara değildi fakat kılıcı kıpırdatmakta zorlanmaya başlayacağı kesindi. Bu hamlesi Prischett’i tarif edilemez bir adrenalin düzeyine sürüklemişti. Artık kendisini bir ejderha gibi hissediyor, Julius’un gücünü emmiş gibi bir izlenim yaratıyordu. Robert elbette bunun farkındaydı ama fazla vakti kalmadığını biliyordu. Eski büyücü Laeroth Caicyne’in de dediği gibi, “gece yarısından hemen önce, ruhlar ateşin etrafında halkalar çizdikleri zaman ejder tekrar uyanacaktır.” Bu sözü hiçbir büyücü unutamazdı. Bir tür ilahi değerindeydi onlar için. Tek bir cümle, tekrar tekrar okunabilen türdendi. Rhalyf Waesfina! Diye haykırdı Prischett. Bu iyiye işaret değildi. Waesfina gelmiş geçmiş en sahtekar büyücüydü. Onun adını haykırmak genellikle kanlı bir zafer kazanılacağı zaman yapılan bir şeydi. Robert’in dizleri gevşemeye başlamıştı. Oracıkta ölecekti. Bütün bu uzun lanetli uyku eninde sonunda onu uyandırıp öldürmek için mi kurgulanmıştı? Prischett neden böyle yapıyordu? Her şey ait olduğu yeri bulur diye geçirdi içinden. “Ve ben mezara ait değilim” dedi yüksek sesle. Prischett buna aldırmadı elbette. Zafer onun olacaktı muhakkak. Robert ise Prischett kadar güçlü bir saldırı inancına sahip olmasa da kendini motive etmeye çalışıyordu. Bu ölüm kalım savaşıydı. İkisinden biri muhakkak ölecekti. Büyücülerin ölümleri ızdıraplı olurdu. Sıradan bir insanınki gibi değildi onlarınki. Piano kendi kendine çaldığında mırıldandığı o büyüyü hatırladı. Latinceydi. Eski bir sevdiğine yeniden kavuşmak için yapılırdı. Gerçi istemsizce gerçekleşmişti. Bu da mı bir mesajdı yoksa? 3.bölüm Karanlık onu baltaladıkça o da karanlığı baltaladı. İşte bunlar Prischett için söylenebilecek tek sözdü. Robert Adwynn onun elinden kurtulmuştu. Aradan dört sene geçmiş ve sokaklar normale dönmüştü. Prischett kayıplara karışmış, Adwynn de arkadaşının ölümünden sonra kendini büyücülüğe adamıştı eski zamanlarda olduğu gibi. “Büyücülük,” derdi eski bir büyücü atasözü; “iyiye kullanıldığında bir sanat, kötüye kullanıldığında bir ateş topudur.” Bunu söyleyenden ziyade, bunu yaşayanlar önemlidir.  Robert Adwynn bunun idrakindeydi ancak kafası karışıktı. Yapması gerekeni bilen fakat kendinde olmayan insanlardan yani. SON

0 Comments:

Post a Comment

Free website traffic to your site!https://switchere.com/?r=rp4041uncvqm
Total Page views of this site shown below: